RAMAZANNAME İÇERİK

15/10/2007

RAMAZANNAME 1           KIL BENİ EY NAMAZ

RAMAZANNAME 2           NAMAZI DOSDOĞRU KILMA

RAMAZANNAME 3           PAZARLIKSIZ NAMAZ

RAMAZANNAME 4           NAMAZ

RAMAZANNAME 5           ABDEST

RAMAZANNAME 6            NAMAZIN BAHANESİ YOK

RAMAZANNAME 7            NAMAZIM BENİ TERKETME

RAMAZANNAME 8           KILMAZSAM YAŞAYAMAM

RAMAZANNAME 9           NAMAZIN ÖNEMİ

RAMAZANNAME 10         NAMAZI SEVMEK

RAMAZANNAME 11          NAMAZA BAŞLAMAK

RAMAZANNAME 12-II    NAMAZI TERK

RAMAZANNAME 12 - I    NAMAZI TERK

RAMAZANNAME 13          NAMAZ

RAMAZANNAME 14          NAMAZ

RAMAZANNAME 15          ÇOCUK VE NAMAZ

RAMAZANNAME 16         EZAN

RAMAZANNAME 17          SECDE

RAMAZANNAME 18          ABDEST

RAMAZANNAME 19          NAMAZ

RAMAZANNAME 20         ABDEST

RAMAZANNAME 21          ABDEST

RAMAZANNAME 22          ABDEST

RAMAZANNAME 23          ABDEST

RAMAZANNAME 24          NAMAZ

RAMAZANNAME 25          KADİR GECESİ

RAMAZANNAME 26          DUA

RAMAZANNAME 27           DUA

RAMAZANNAME 28           BESMELE

RAMAZANNAME 29

14/10/2007

Öylesine apar topar yola çıktıkki

bir bayram mesajı bile yazamadım

Bursa dışında idik

hep acaibime gider ama şöyle bir cümlemiz var

GEÇMİŞ BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN

sanki bana geç kalmış bir dua gibi gelir

ama ne diyebilirim ki şimdi

HERKEZİN GEÇMİŞ BAYRAMI MÜBAREK OLSUN

RAMAZANNAME 28

10/10/2007

 

 BESMELE

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

BESMELELİ HAYAT

BESMELE SENİ KORUR

 

Eğer;

yaptığımız her işte besmeleyi alışkanlık haline getirirsek,

besmeleyi bir şuur bir bilinç haline dönüştürebilirsek,

besmele bizim için bir koruyucu olacaktır.

 

şöyleki;

besmele çekerek ALLAHIN ADIYLA dedikoduya başlayamazsınız

besmele çekerek ALLAHIN ADIYLA hırsızlığa başlayamazsınız

besmele çekerek ALLAHIN ADIYLA harama el uzatamazsınız

besmele çekerek ALLAHIN ADIYLA harama göz atamazsınız

besmele çekerek ALLAHIN ADIYLA zulme başlayamazsınız

ila ahir bir çok örnek verilebilir, kısaca

besmele çekerek ALLAHIN ADIYLA günah işleyemezsiniz

 

her işimiz BESMELE çekilebilecek iş olsun

her işimiz BESMELE ile olsun

 

bir işe başlarken BESMELE çekemiyorsanız durun, düşünün

bir işe başlamışken unutmuşsanız BESMELE ile devam edin

yaptığınız iş BESMELE ile uyuşmuyorsa durun,bırakın

işte o zaman BESMELE cennetin de anahtarı olacaktır

 

ve böylece BESMELE yeni bir başlangıç olsun

haydi şimdi BESMELELİ  bir hayata başlayalım mı?, varmısınız?

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM deyin ve başlayın!...

İNŞAALLAH

 

 

Miskin yunus var yarına,
Koma bugünü yarına
Yarın hakkın divanına
Varam Allah deyu deyu - YUNUS EMRE
Allah adın zikredelim evvela
Vacib Odur cümle işte her kula
Allah adın her kim ol evvel ana
Her işi asan eder Allah ona - MEVLÜT DEN

     

 BESMELE

 

      "Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîym" sözünün kısaltılmış şekli.

Hayırlı ve helâl bir işe başlarken, Allah Teâlâ'nın adını anmak ve bu adla işe       başlamak anlamında gelir.

 

İslâmiyet'ten önce Araplar, herhangi bir işe başlarken, bağlı bulundukları  ilâhlarının adlarını anarak başlarlar, meselâ, Bismi'l-Lat (Lat'ın ismiyle), Bismi'l-Uzza (Uzza'nın ismiyle) derlerdi.

Her kavimde buna benzer sözlerin kullanıldığı ve meselâ bir hizmetlinin, amirinin verdiği bir emri yerine getirirken, "Bunu falanın adına yapıyorum" demesi âdettendir.

 

Resulullah (s.a.s.), İslâm dinini tebliğ etmeğe başladıktan sonra, cahiliye Arapları'nın kullandığı sözü değiştirmiş ve, "Ey Allah'ım, senin adınla" anlamında gelen, "Bismike Allahümme" ve "Allah'ın adıyla" anlamında       gelen, "Bismillahi" sözlerini kullanmıştır.

 

Ancak Kur'an-ı Kerîm'de Neml suresinin otuzuncu ayeti nazil olduktan sonra besmele son şeklini almıştır. Bu ayette Süleyman (a.s.) tarafından yazılan bir mektup söz konusudur. Mektupta "Bu mektup Süleymandan'dır ve Rahman, Rahim olan Allah'ın adıyla başlamaktadır." denilmektedir.

Kısaca besmele dediğimiz ve "Rahman, Rahim olan Allah'ın adıyla" anlamında gelen Bismi'llahi'r-Rahmani'r-Rahim'in Kur'aân-ı Kerîm'den bir ayet, yahut bir  ayetin bir kısmı olduğu anlaşılmaktadır.

 

şöyle bir anlam verilebilir

 

      "İşime, Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlıyorum.

O'nun emriyle ve

O'nun için bu işin başındayım ve

O'nun adına teşebbüste bulunuyorum,

O'nun emriyle yapıyorum.

Çünkü bu başladığım işin tamamlanmasında gerekli olan kuvvet ve kudret O'rıun tarafından bana verilmiştir ve

O'ndandır. O bana bu kuvvet ve kudreti vermezse ben bu işi tamamlayamam."

 

      Helâl ve hayırlı bir işe başlarken, Allah'ın adını anmak, her müslümanın  üzerinde titizlikle durması gereken görevlerindendir.

 

      Bismillahi'r-rahmani'r-rahim sözü dört kelimeden oluşan bir cümledir.  Bunlar: İsim, Allah, Rahman, Rahim kelimeleridir.

 

Ancak isim kelimesinin başına bir B harfi getirilmiştir. Bu harf, kendinden önce var olduğu düşünülen bir fiile, sonraki cümleyi bağlamak için kullanılmıştır.

 

B harfinden önce var sayılan fiil başlarım, 'okurum', 'yaparım' olabileceği gibi 'başla', 'oku', 'yap' şeklinde emir de olabilir. Buna göre besmele, bu fiillerden birisinin var kabul edilmesiyle beş kelimeden meydana gelmiş olur.

 

      "(Rahim) ve (Rahman) olan Allah'ın adıyla  Başlarım"

                                                                             Okurum

                                                                             Yaparım

                                                                             Bakarım

                                                                             Ederim

                                                                             Söylerim

                                                                             Alırım gibi

Yani o anda hangi işi yapacaksanız o işi/işe Allahın adıyla yaparım/başlarım!,,,

 

      Besmele..İnsana verilmiş en büyük yetki..bu yetkinin büyüklüğünün farkına  varabilenler,Besmele ile başladıkları işi Hamd ile bitirirler..başarısızlığı söz konusu değildir..Gerçekten Allahtan aldığı yetkiyi fark edip kullanabildiyse elbette..

 

      Yetkiyi veren mercii Allah..kime İNSANA..yer yüzünde tek yetkili,Halife

değilmi zaten İNSAN..

 

      O yüzden Besmeleyle başlayalım söze ve işe..sözümüz ve fiilimiz Allaha      

yakışır olsun

 

      Besmele sermayeniz Olsun..

 

 
İslamiyet’te gerek dünya gerek ahiretle ilgili olsun her önemli ve meşru işe besmele ile başlamak tavsiye edilmiştir. Hz. Peygamber’in (Acluni II. 174) “Besmeleyle başlamayan her iş bereketsiz ve güdüktür.” hadisiyle onun bir çok iş münasebetiyle besmele çekmesi ve besmele çekmeyi  ve yazmayı tavsiye etmesi besmelenin hem inanç hem ibadet hem de Müslümanların günlük hayatlarında önemli bir yer tutmasına sebep olmuştur(Gözübüyük, 1977: 31). Ayrıca her işe besmele ile başlamak, uluhiyyet ve ubudiyyet arasında sevgiye dayalı bir münasebetin sembolü hâline gelmiştir.


 

Besmelenin başındaki “ba” edatı Arapça’da yapışma, sığınma, yardım isteme, bir şeyi araç ve sebep edinme anlamlarını vermektedir. Dolayısıyla besmele “Allâh’ın adına yapışarak O’ndan yardım dileyerek, O’na sığınarak, O’nu araç kılarak işe başlıyorum.” demektir(Öztürk, 1996: 30). Bu bilinçle mümin, her işin  başında besmeleyi okur. Besmele Allah’ın insanlara en büyük ihsanıdır. Çünkü besmelede Allah adıyla birlikte O’nun acımak, esirgemek, bağışlamak, korumak merhamet etmek anlamlarına gelen Rahmân ve Rahîm sıfatları yer almaktadır. Kur’an’da 113 kere tekrarlanan bu âyet (114 sûreden Beraat sûresi hariç), Allâh’ın merhamet ve bağışlamayı esas alan bir kudret olduğuna dikkat çekmektedir. Bu görüş Kur’an’da tanıtılan insan, evren ve hayat anlayışının merhamet, hoşgörü ve bağışlama üzerine oturduğunu da  göstermektedir.


 

Ayrıca hem Fatiha sûresinin ilk âyeti olması, hem de “Bütün ilimler besmelenin ‘bâ’sında derc olunmuştur” fikriyle Hz.Ali’den rivayet edilen “Eğer yazmak isteseydim besmelenin ‘bâ’sı hakkında deve yükü kitap yazardım” sözüyle besmelenin ihtiva ettiği kutsal ve mühim mânâ, Türk-İslâm toplum hayatında önemli bir yer tutmasını sağlamıştır(Ramazanoğlu, 1984: 17).

 

Sofranızda sevmediğiniz birisinin yemek yediğini fark etmiyorsunuz belki.

Ama Efendimiz (S.A.V.) besmele çekmeden yenilen yemeğe şeytanın ortak olacağını söylüyor?

Hep unuturuz. Söylemeyi arzu ederiz de telaştan unutur gideriz o gizemli sözcükleri.

İsterseniz gelin bugünden tezi yok bu unutkanlığımıza savaş açalım. Şöyle bir hafta, on gün sürdürelim bu mücadelemizi.

Daha sonra besmele çekmeyi unutan bizlerin bu konuda çok güzel bir alışkanlık kazanmaya başladığını göreceksiniz.

Her sofraya oturuşumuzda mutlaka seslice bir besmele çekin; bakın unutanlarda hatırlayacaktır besmeleyi.

Ne duruyorsunuz bu işi başaracağız!

Her hayırlı işe başlarken okunan “Besmele”,  “Ben bir ‘hiç’ hükmündeyim. Bu işi de kendim için değil, Allah rızası ve O’nun izni ve adına yapıyorum” demektir.

O’nun “rızası, izni ve adı” ile yapınca kötü bir şey yapmak söz konusu olamaz. Kainat her zerresi ile “besmele” ile hareket ettiğinden, “besmeleyi” tanır, besmeleli kulları varlık âlemi sever, bu şuurla çekilen besmeleyle başlanan bir işin başarısız olması nâdirattandır.

Besmele, âlemin ve Kur’anî hakikatlerin kapılarını açan bir anahtardır.

 

Besmelenizi söylemediniz mi halâ!

 

 

Besmelenin altı sırrı 

Bedîüzzaman Hazretleri On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makam’ını Besmeleye tahsis eder;Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nûrunu altı sır içinde îzah eder. Bu sırlar üzerinde kısaca duralım: 

Birinci Sır: Kâinât sîmâsından, yeryüzü sîmâsına, yeryüzünden de insan sîmâsına; yani kâinâttan insana, yani arştan ferşe bir nûrânî satır gibi uzanan üç Rubûbiyet ve Ehadiyet disiplini vardır. Bunlar: 1-Ulûhiyet, 2-Rahmâniyet, 3-Rahîmiyet

Kâinâtın her yanında, bütün varlıkların birbirlerine karşı yardımlaşmaları, dayanışmaları, birbirine saygı, sevgi ve ilgi duymaları Ulûhiyet mührünün tezâhüründen başka bir şey değildir. “Bismillahirrahmânirrahim”de bulunan Allah lafzı, böyle yüksek tezâhürlerle bize kendisini gösteren Ulûhiyet sıfatına bakmaktadır. Yer yüzündeki bitkilerin ve hayvanların idâresi, terbiyesi ve işlerinin düzenlenmesinde görülen birbirine benzemeklik, uygunluk, düzgünlük, incelik, lütuf ve merhamet ise bize Rahmâniyet imzâsını göstermektedir. Besmeledeki “Rahmân” ismi de, Rahmâniyet sıfatına delâlet etmektedir. İnsanın mânevî mâhiyetinde ve sîmâsında bulunan nezâket duyarlılıkları, şefkat incelikleri ve merhamet pırıltıları ise bize Rahîmiyet sikkesini bildirmektedir. Besmeledeki üçüncü isim olan “Rahîm” ismi ise Rahîmiyet sıfatına işâret etmektedir.

İkinci Sır: Kur’ân, mahlûkâtın bütününe hâkim olan Vâhidiyet içinde akılları boğmamak için, her bir şeyde Ehadiyet cilvesini gösteriyor. Meselâ bütün dünyayı ihâtası içine alan güneşi dev cüssesiyle mülâhaza etmek gâyet geniş ve ihâtalı bir nazar gerektirdiğinden; nazarı geniş olmayan kitlelere güneşin zâtını unutturmamak için, her bir parlak şeyde yansımaları vâsıtasıyla güneşin zâtı gösterilmelidir. Temsilde hatâ olmasın—Cenab-ı Hakk’ın Ehadiyet itibariyle herbir şeyde, husûsan her bir canlıda, husûsan insanın mâhiyetinde bütün isimleriyle bir cilvesi bulunduğu gibi; Vahidiyet itibariyle de her bir ismiyle bütün kâinâtı birden ihâta etmektedir. İşte “Bismillâhirrahmânirrahîm” kelimesi, Cenab-ı Hakk’ın bütün kâinâtı kuşatan Vahidiyeti içinde akılları boğmamak ve kalplere Cenab-ı Hakk’ın Zâtını unutturmamak için Ehadiyet mührünün “Allah, Rahmân ve Rahîm” isimlerinden müteşekkil üç mühim kaynağını göstermektedir. Yani bu üç ismin her bir şeyde kolayca görünen tezâhürleri ısrarla nazara verilmekte ve kalplerin Cenab-ı Hakk’ı unutmaması sağlanmaktadır. Bu üç ismin, bir İslâm nişânı olan Besmele içerisinde hayatımıza girmiş olması ve her hayırlı işin başında dilimizden düşürmememiz bundandır.

Üçüncü Sır: “Besmele”, bütün kâinâta hâkim olan Rahmet hakîkatının arşına yetişmek için mü’minin elinde bir vesîle, bir şefaatçi ve bir miraç hükmündedir.
Besmele Hatti
Dördüncü Sır: Mahlûkâtta sayısız vahdet mühürleri vardır; fakat çoğu zaman kesret ve sebepler içinde zihni dağılan insan, Allah’ın birliğine intikâl edemiyor. Bundan dolayı, Vahdet arkasında Ehadiyet mührünü göstermek gerekiyor. Ta ki, doğrudan Cenab-ı Hakk’ın Zâtına ulaşmak mümkün olsun. Varlıklara en câzibedâr nakış, en parlak nûr, en şirin tatlılık, en sevimli cemâl ve en kuvvetli hakîkat olan Rahmet ve Rahîmiyet mührü bunun için konmuştur. Bu Rahmetin kuvveti insanı Ehadiyet mührüne ulaştırır. “Besmele”, Rahmetten Ehadiyete ulaştıran bu sırrın bir unvânıdır.

Beşinci Sır: “Besmele” ile insan, mânevî sîmâsının işâret ettiği Rahmân ismine ulaşır.

Altıncı Sır: Hiçbir şeye muhtaç olmayan Cenab-ı Allah’ın rahmet hazînesinin en birinci anahtarı “Besmele”dir

 

1. BESMELE

     Besmele diye bilinen “Bismillahirrahmanirrahim”, Türkçe’ye farklı şekillerde tercüme edilmiştir. Fark, Rahman ve Rahim kelimelerinden kaynaklanmaktadır. Bunlar rahmet kökünden türetilmiştir. Rahmet, iyilik ve ikramı gerektiren incelik anlamınadır. Ama bazen yalnız incelik, bazen de yalnız iyilik ve ikram anlamında kullanılır. Allah’ın özelliği olarak kullanılınca sadece iyilik ve ikram anlamı kast edilir[1]. 

Rahman “rahmeti her şeyi kuşatan” demektir. Bu özellik Allah’tan başkasında olmaz. Rahim ise “rahmeti bol” demektir. Rahmet bolluğu Allah’ın dışındaki varlıklarda da olabilir. Bu sebeple rahim sıfatı Kur’ân’da Peygamberimiz için de kullanılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Andolsun size kendi icinizden  öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir.O size pek düşkündür. Müminlere karşı çok şefkatli ve rahimdir. (Tevbe 9/128)

 “Rahman”ı Türkçe’ye “iyiliği sonsuz” diye çevirdik. Çünkü Allah’tan başka kimsenin iyiliği sonsuz olamaz. “Rahim”i de “ikramı bol” diye çevirdik. Çünkü bu özellik insanlarda da olabilir. Sonunda Besmelenin Türkçe tercümesi şöyle oldu:

“İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla”

Bize göre bu tercüme en doğru tercümedir.

 

 

 

Daha önce de dediğimiz gibi Dünya’nın en çok tekrarlanan birleşik kelimesi veya kelime topluluğu Besmele’dir. Dünya’nın her yanında birçok Müslüman gerek Kuran okurken, gerek namaz kılarken, gerek gündelik hayatında birçok işe başlarken hep Besmele’yi tekrarlamaktadırlar. Dünya dinlerinde ve Dünya dillerinde bir kaç kelimeden oluşup, bu kadar çok tekrar edilen başka bir kelime topluluğunu biz bilmiyoruz. Dünya’nın en çok tekrarlanan bu birleşik kelimesinin Kuran’daki önemini, Kuran’ı azıcık okuyan kimseler bile hemen fark ederler. Besmele her surede adeta bir parola, bir mühür görevini görmekte, hem en istisnai, hem en çok tekrarlanmış olan ayet özelliğine sahip bulunmaktadır.

 

 

 

 

 


Besmele

 

Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

"Bilcümle semâvi kitâbların anahtarı "Rahman, rahîm Allah adı ile"dir; yani besmeledir." (1)

"Meşrû işlerin hangisi olursa olsun besmele-i şerîfe ile başlanmazsa hayrına ve tamamına nâil olunamaz, bereketsiz kalır." (2)
"Bir vartaya düşdüğün vakit:


"Rahman, rahîm Allah adıyla. Çok yüce ve çok büyük Allah'a sarılmaktan, O'ndan yardım dilemekten başka çâre yoktur!" demeğe devam et. Zîrâ Cenâb-ı Allah bunların hürmetine belâ ve musîbetlerin nicelerini def eder." (3)

"Cehennemin başlıca me'murları olan ondokuz zebânînin azabından necât bulmak isteyen kimse Besmele'ye devam etsin." (4) Zirâ besmele ondokuz harftir.
 

"Sizden biriniz evine girmek istediği zaman şeytan onu ta'kîb eder. O kimse evine girdiği zaman besmele ile girerse şeytan der ki: Bu evde bana girecek yer yok." (5)

"Her günün sabahında ve her gecenin akşamında:

"Allah'ın adiyle ki, O'nun adı sâyesinde ne semâda, ne yeryüzünde, hiç bir şey zarar veremez. O her şeyi işiden, her şeyi hakkıyle bilendir" diyen ve bunu üç defa tekrarlayan kimseye hiç bir şey zarar veremez' (6)

"Allah'ın adı anılmadan yenilen her yemek ancak hastalıktır, onda bereket yoktur. Bunun keffâreti, eğer sofra ortada ise Bismillah diyerek devam etmekdir. Eğer sofrayı kaldırdı isen yine Bismillah deyip parmaklarını yalamandır." (7)


 


(1) Râmûzû'l-ehâdîs, 241.
(2) Ebû Dâvûd, Edeb, 18.
(3) Râmûzû'l-ehâdîs, 66.
(4) el-Câmiu's-Sağîr.
(5) Müslim'den el-Ezkâr, 26.
(6) Ebû Dâvûd, Edeb, 101; İbn Mâce, Dua, II; ibn Hanbel, Müsned, 1/62, 66, 72.
(7) bk. en-Nevevî, el-Ezkâr, 205 vd.

 

RAMAZANNAME 27

8/10/2007

"Ya Resullullah,

Kadir Gecesi'ni bilirsem

onda ne şekilde dua edeyim?"

 

Müminlerin annesi Hz.Aişe radıyallahu anha şöyle diyor :
"Ya Resullullah, Kadir Gecesi'ni bilirsem onda ne şekilde dua edeyim?"
Şöyle buyurdu:
"Allah'ım sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle."
(Ahmed, İbn-i Mace ve Tirmizî)

Duanın okunuşu:
Allahumme inneke 'afuvvun kerîmun tuhibbul 'afve fa'fu annii.


Bu çok önemli, şu son günlerde bu duaya devam edelim inşaAllah kardeşler..
Buradaki Afuv isminin Gafur isminden ayrılan bir özelliği var:

Han duada diyor ya " İnneke Afuvvun Tuhibbul afve"
Afuv isminin özelliği, tamamen siliyor herşeyi..

Yani en büyük günahları bile işlesen, çok günahkar da olsan eğer Kadir gecesine rastlarsan Afuv olan O, herşeyi siliyor ve ötede sana vereceği yeni hafızayla sana bile unutturuyor işlediğin günahı,

 

solda günahları yazan meleklere de unutturuyor,

bembeyaz bir sayfa sanki yeni doğdun!

 

İşte öyle oluyor..

Ama diğer isimler farklı mesela Ğafur, bunda unutturma yok, sadece hesaba çekilmiyor kişi..

Şöyle bir örnekle izah edebiliriz;

Mesela kişinin hatalarını gösteren bir sayfa var; yaptığı bütün hatalar, günahlar yazılı orada, dopdolu, ama altına not düşülmüş;

Bu hatalardan kişi sorumlu değildir!

 

İşte Ğafur böyle; mağfire var ama sayfa mevcut..

Ama Afuv; o dopdolu sayfa yırtılıp atılmış ya da tamamen silinmiş ve herkese unutturulmuş..Kişi tertemiz, annesinden doğduğu gibi..

SubhanAllah! Ne büyük bir lutuftur bu..

Devam edelim inşaAllah bu duaya, olur ki rastlarız Kadir Gecesine..

Afuv isminin Tevvab ismiyle alakasına ve Afuv’vun, Kadir Gecesi ile alakasına bakarsak;


Afuv ismi, alır Tevvab’a götürür insanı..

Nasıl?

Kişi günah işler, tevbe eder..Sonra yine işler yine tevbe eder...

Bu böyle devam eder, belki 10 kez aynı işlem tekrarlanır..

Sonra kişi artık utanır Rabbinden ve O’na gidemez olur, tevbeyi bırakır..

Aynı günahı işlemeye devam eder..

”Yüzüm kara, gönlüm kara” der, kendine güvenini kaybetmiştir..

Ve.. Kişiyle Rabbi arasında bir haciz, set, bir duvar oluşur bu merhalede..

Kişi “ nasıl olsa battım ben, Rabbimin karşısına da çıkmaya yüzüm yok” der ve günah işlemeye devam eder..Duvar gittikçe kalınlaşır, kalınlaşır..

Kişi Rabbinden uzaklaştıkça uzaklaşır..

İşte Rabbimiz bunu istemiyor..Özel bir gece vermiş bize ve diyor ki :

“Bu gece Afuv gecesi..Kişi ne işlediyse; hatta zina, hatta kumar, hatta..hatta.. hatta hepsini siliyorum! Sanki hiç işlememiş tüm bunları , sanki yeni doğmuş annesinden tertemiz...”

İşte Afuv’vun, Kadir Gecesi ile alakası da bu..

O yüzden Efendimiz aleyhisselam, özellikle Kadir gecesi bu duanın okunmasını istiyor..

Senelik temizlik..

Çünkü O, dünyayı ıslah için yaratılan insanın sürekli yenilenmesini istiyor..

Çünkü günah içinde, Rabbinden umudunu kesmiş insan üretici olamaz, ne kendine ne başkasına faydalı olamaz! Kaybolur gider..

Afuv’ la siliyor ve Tevvab’a çağırıyor insanı..

Yeni bir umut, aradaki hacizin kalkması..

Kapıların açılması..

Yeni bir insan olarak hayatı yeniden kucaklamak..

 

Kadrini bilenlerden eylesin Rabbim cümlemizi..

 

muhabbetle

 

monaroza

 

Dualarımız mutlaka icabet görür

Insanlarin dua ettikleri zaman “dualarimiz kabul olmuyor” demeleri yanlistir.
Belki duanin vakti tamam olmamistir, diye bilir.
Ayrica duanin mutlaka kabul olacagi hüküm de söz konusu degildir.
Fakat, Cenab-i Hakk kendisine el acip dua edenin duasina
mutlaka cevap verir
Kisi Allah’tan bir arzu ve gayesini ister, Allah belki uygun olmadigi icin vermeyebilir.
Kisiye gaybi olan bir hitab ile “Ey kulum sen ne istedigni bilmiyorsun” der.
Ancak bilinen bir gercektir ki kul samimi olarak dua ettigi zaman yapilan o dua
mutlaka karsiligini görür.
Bu dünyada olmasa da, ahirette
mutlaka karsisina cikar.

De ki:

“Sizin duaniz olmasaydi Rabbim size değer verir miydi?
(Furkan Suresi Ayet 77.)

Sevgili kardesler sizlerle dua ile ilgili asagidaki hikayeyi paylasiyorum insaAllah.

Kücük bir cocuk ve Dua

Deniz kenarina oturmus, gözlerinide ilerdeki bir noktaya dikmisti.
Belki de bir saattir öylece duruyordu.
Onun bu hâli, alisveris icin balikci sandallarinin kiyiya dönmesini bekleyen bir ihtiyarin dikkatini cekti.
Yasli adam, seke seke onun yanina gidip:
- Merhaba delikanli!. dedi. Bu gün deniz cok harika degil mi?
Kücük cocuk, basini cevirmeden;
- Ama rüzgarli, dedi. Topum denize düsünce sürükleyip götürdü.
Adam, cocugun yanina oturup:
- Eger biraz genc olsaydim, yüzüp onu alirdim!. dedi.
Ama simdi adim bile atamiyorum.
Kücük cocuk, ona cevap vermedi. Ve kiyidan uzaklasan topunu daha iyi görebilmek icin,
hemen yanindaki tümsege cikti.
Yasli adam, sakin bir ses tonuyla:
- Ümidini hicbir zaman kaybetme!. dedi. Bence dua etsen cok iyi olur.
Cocuk, büyük bir sevincle:
- Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düstügü yeri bilir mi?
- Allah isterse eger, ona ögretir!. dedi ihtiyar.
Topun geri gelmese de, dualarin sevabi sana yeter.
Kücük cocuk, yasli adamin sözlerini biraz düsündükten sonra,
her okudugunda dedesinden bahsi kopardigi dualari ard arda siraladi.
Daha sonra da, topun dönmesi icin Allah’tan yardim istedi. Ama üzüntüsü azalmamisti.
O topa bir sürü para harcamis, bayram parasini bile ona katmisti.
Simdi artik tek sansi, bazen oldugu gibi, rüzgarin aniden yön degistirmesiydi.
Ama deniz cok büyüktü, topu ise kücücük.
Aksam üstü hava biraz daha sertlesti. Ve günes batmak üzereyken sandallar döndü.
Cocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandi.
Yasli adam, hep ayni balikcidan alisveris yapardi.
Sonunda onu bulup:
- Avınız insaAllah iyi gecmistir!. dedi Eger varsa, birkac kilo alabilirim.
Sandaldaki adam, bir kova icindeki baliklari gösterip:
- Zaten ancak o kadarcik tutmustum, dedi. Denizde “av” diye bir sey kalmadi.
- Dua etmeyi denediniz mi? diye atildi cocuk. Ümidinizi sakin kaybetmeyin!.
Balikci icin her sey tesadüftü.
Bunun icin de “rasgele” derlerdi. Ama simdi bir sey hatirlamisti.
Yillar yili unuttugu bir seyi. Cocugun yanaklarini oksarken:
- Dua ha!. diye mirildandi. O zaman tutar miydim?
- Tutamasaniz bile, dualarin sevabi size yeter, dedi cocuk. Bunu yeni ögrendim.
Balikci, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu. Basini agir agir sallayarak:
- Ben de yeni ögrendim!. diye gülümsedi. Üstelik de kücük bir ögretmenden.
Cocuk, bu sözlerden cok hoslanmisti.
Artik topun gitmesine üzülmüyordu.
Yanindaki yasli adam ona bir göz kirparken,
balikci tekrar sandala yöneldi ve aglarin üzerindeki eski örtüyü acti.
Bir top vardi orada. Henüz islak oldugundan, isil isil parildayan bir futbol topu.
Balikci, onu cocuga uzatip:
- Ögretmenlerin hakki hic ödenmez!. dedi.
Bunu biraz önce denizde buldum!. Kücük cocuk, rüyada olmaliydi.
Hic beklenmedik seylerin yasandigi bir rüya.
Aceleyle saga sola bakindi. Ama her sey gercekti. Balikci da, sandal da, ihtiyar da…
Topu ise, iste ellerindeydi. Ona sikica sarilip:
- Bir daha benden izinsiz gezmek yok!. dedi.
Ya dua etmeseydim ne olurdun o zaman?

Dua en kiymetli bir Hazine bizim icin..
Biter diye korkmayin istediginiz kadar kullanin..öyle bir hazine ki sinirsiz ve karsiliksiz verilmis hemde..

VE SİZE RABBİNİZ KATINDA

DEĞER KATAN

OLMAZSA OLMAZ TEK ŞEY…

“Sizin duaniz olmasaydi Rabbim size değer verir miydi?
(Furkan Suresi Ayet 77.)

 

(BAKARA suresi 45. ayet):

 

 

Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.


Bazı kişiler diyorlarki:

İstiyorum da Allah vermiyor , bu doğru değildir,Allah her duaya cevap veriyor.O kulunu iyi tanıyandır.

Bu ayeti kerimede duaya cevap vermeyi iki şarta bağlamış.

1-Sabırlı olacaksın

a)İbadette sabredeceksin.

b)Dünya işlerinde sabredeceksin.

c)Musibet,isabet ettiği anda sabredeceksin.

2-Namaz Kılacaksın.

Namazı riyakarane değil, Allah emrettiği için kılacaksın,namaz ile dua edip istiyeceksin. Ancak maksatlı olarak,dünyevî zenginlik için değil hatta hiçbir şey için değil,sadece Allah emrettiği için namaz kılıp dua edeceksin ki Allah cevap versin.

Dua edin ki cevap vereyim diye buyuruyor.

'Dua ediniz cevap vereyim' ayeti ne anlama gelir?

Eğer desen:
"Birçok defa dua ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki âyet umumîdir; 'Her duaya cevap var' ifade ediyor."

Elcevap:Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var. Fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek, Cenâb-ı Hakkın hikmetine tâbidir.

Meselâ,
Hasta bir çocuk çağırır:
"Ya hekim, bana bak.
Hekim;
" Lebbeyk," der. "Ne istersin?" cevap verir.
Çocuk; "Şu ilâcı ver bana" der.

Hekim ise, ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez.

İşte, Cenâb-ı Hak, Hakîm-i Mutlak, hazır, nazır olduğu için, abdin duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevâperestâne ve heveskârâne tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbâniyenin iktizasıyla, ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.

Hem dua bir ubudiyettir.Ubudiyet ise, semerâtı uhreviyedir.Dünyevî maksatlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil.

Meselâ, yağmur namazı ve duası bir ibadettir. Yağmursuzluk, o ibadetin vaktidir. Yoksa, o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyetle olsa, o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz.

Nasıl ki, Güneşin gurubu, akşam namazının vaktidir. Hem Güneş'in ve Ay'ın tutulmaları, "küsuf ve husuf namazları" denilen iki ibadet-i mahsusanın vakitleridir. Yani, gece ve gündüzün nuranî âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medar olduğundan, Cenâb-ı Hak, ibâdını o vakitte bir nevi ibadete davet eder. Yoksa o namaz, açılması ve ne kadar devam etmesi müneccim hesabıyla muayyen olan Ay ve Güneş'in husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir.

Aynı onun gibi, yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki, insan o vakitlerde aczini anlar; dua ile, niyaz ile Kadîr-i Mutlakın dergâhına iltica eder. Eğer dua çok edildiği halde beliyyeler def olunmazsa, denilmeyecek ki, "Dua kabul olmadı." Belki denilecek ki, "Duanın vakti kaza olmadı." Eğer Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle belâyı ref etse, nurun alâ nur, o vakit dua vakti biter, kazaolur.

Demek, dua bir sırr-ı ubudiyettir. Ubudiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhar edip, dua ile O'na iltica etmeli, Rububiyetine karışmamalı. Tedbiri Ona bırakmalı, hikmetine itimad etmeli, rahmetini itham etmemeli.

Evet, hakikat-i halde, âyât-ı beyyinâtın beyanıyla sabit olan budur ki: Bütün mevcudat, herbirisi birer mahsus tesbih ve birer hususî ibadet, birer has secde ettikleri gibi, bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye giden, bir duadır:

Ya istidat lisanıyladır; bütün nebâtat ve hayvânâtın duaları gibi ki, herbiri lisan-ı istidadıyla Feyyâz-ı Mutlaktan bir suret talep ediyorlar ve esmâsınabir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar.

Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır; bütün zîhayatların, iktidarları dahilinde olmayan hâcât-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki, herbirisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevâd-ı Mutlaktan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar.

Veya lisan-ı ıztırariyle bir duadır ki, muztar kalan herbir zîruh, kat'î bir iltica ile dua eder, bir hâmî-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-i Rahîmine teveccüh eder.

Bu üç nevi dua, bir mâni olmazsa, daima makbuldür.

Dördüncü nevi ki, en meşhurudur, bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır: Biri fiilî ve hâlî, diğeri kalbî ve kàlîdir.

Meselâ, esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı, müsebbebi icad etmek için değil, belki lisan-ı hal ile müsebbebi Cenâb-ı Haktan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek, hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-yı fiilî, Cevâd-ı Mutlakın isim ve ünvanına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır.

İkinci kısım, lisanla, kalble dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki:

Dua eden adam anlar ki, Birisi var, onun hâtırât-ı kalbini işitir, herşeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder.

İşte, ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, âlâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık, bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duan içine al, bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi de, kâinatın güzel bir takvimi ol.

Risale-i Nur Külliyatından (23. Sözden)

DUAYA CEVAP [

 

Dua edip

Allah'tan kuvvet istedim,

O ise beni kuvvetlendirmek için zorluklar verdi.

Ondan hikmet istedim,

O bana çözmem için problemler verdi.

Ondan zenginlik istedim,

O bana akıl ve basiret verdi.

Ondan cesaret istedim,

Obana üstesinden gelmem için tehlikeler verdi.

Ondan sevgi istedim,

O bana yardım elimi uzatmam için sıkıntıdaki insanları verdi.

Ondan yardım istedim,

O bana fırsatlar verdi.

İstediğim hiçbir şey elime geçmedi,

Ama o bana ihtiyaç duyduğum her şeyi verdi! 

 

 

 

Duanın kabulu için 4 şart vardır;

1-Yakin ; Kişi bilmeli ki ettiği duayı mutlaka duyan ve MUTLAKA cevap verecek biri var..Kudretine istinaden yalnız O'ndan istenir.

2-Huşu ; Olabildiğince O'nun karşısında zillete düşerek, hiçliğini ilan ile, gözyaşlarıyla yürekten dua edilmeli.

Büyüklerden biri der ki; "Farzet ki gemin batmış, denizin azgın dalgaları arasında küçük bir tahta parçasına tutunmuşsun..Nasıl dua eder, nasıl yakarırsın Rabbine? İşte öyle dua et.."

3-Duada acele etmemek ; Mutlaka her duaya cevap var, duaya bu bilinçle devam edilmeli, ISRAR edilmeli..

4-Helal yemek ; Bunu açıklamaya gerek yok

Ebeyni haram kazanan-yiyen ve elinden bir şey gelmeyen gençler için; sadaka tavsiye ediliyor, akılda olsun..

Bir de çok enteresan bir şey öğrendim, belki biliyorduk ama bilinçle değil..O da;

Bir taate başlarken eğer kişi dua ederse, ya da bir haramdan uzaklaşmaya söz verirken dua ederse o DUA KABUL OLAN DUALAR ARASINDA zikrediliyor büyüklerce..

Mesela tesettürlü olmayan biri; "Ben artık kapanacağım" deyip dua ederse..

Ya da "Namaza başlayacağım Rabbim" der dua ederse..

Ya da "işlediğim şu haramdan vazgeçiyorum" der dua ederse..

 

 

DUA
Dua, bir ibadettir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyorlar: “Dua ibadetin ta kendisidir.” (Ebû Davud, Tirmizi) Bu açıdan dua ederken, sanki namaz kılıyor gibi tam bir konsantre ile kendimizi vererek dua etmeliyiz. Zaten şu ayet de bu duruma işaret etmektedir:

Tazarrû ve bin niyaz ile, yalvararak, kendinizi vererek, gizlice Rabbinize dua edin.” (Araf, 55)
Diğer Hadislerinde Efendimiz şöyle buyururlar:
“Dua ibadetin özüdür.” (Tirmizi) “ Aziz ve Celil olan Allah katında duadan daha değerli bir şey yoktur.” (Tirmizi, İbni Mace, Hakim) “Allah’ın rahmetinden isteyiniz. Çünkü Allah, kendisinden istenmesini sever.” (Tirmizi) “Kendisine dua etmeyen kula Allah kızar.”

Bediüzzaman’ın ifadesiyle
dua bir ubudiyettir (kulluktur) .Ubûdiyetin neticesi ise uhrevîdir. Yani duanın neticesi büyük oranda ahirette görülür. Onun için insan neden duam kabul olmuyor dememeli. Her duaya cevap verilir. Allah Kur’an’da şöyle buyurur: “ Kullarım Beni Senden soracak olurlarsa bilsinler ki, ben onlara pek yakınım. Bana dua edince dualarına cevap veririm. Öyleyse onlar da, davetime icabet edip, bana hakkıyla inansınlar ki, doğru yolda yürüyüp selamete ersinler.” (Bakara, 186)

Fakat,
cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır.Allah her duaya cevap verir ama her duayı aynısıyla kabul etmeyebilir. O duaya değişik hikmetlerden dolayı değişik şekillerde cevap verebilir. Mesela, insan dünyalık bir şey ister. Allah da bilir ki o dünyalığı verse, o kul azacak, Rabbini tanımaz hale gelecek. Onun hakkında Allah hayır murad eder, o dünyalık yerine ahirette daha başka mükafatlar hazırlar. Öyleyse duanın neticesi konusunda acele etmemek lazım. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “ Herhangi birinizin duası acele etmemek şartıyla kabul edilir. Aceleci kimse ise, ‘Rabbime dua ettim de kabul etmedi’ der.” (Buhari-Müslim)

Yine Bediüzzaman’ın teşbihi içerisinde; bir hasta doktordan ilaç istese, doktor da hastanın durumuna göre ilacı değişik dozda verse ya da hiç vermese hasta itiraz edebilir mi? Etse ne kadar mantıksız olduğu aşıkardır. İşte biz de birer hasta durumundayız. Herşeyimizi Allah’tan istiyoruz. Bize bizden daha yakın olan, içimizden geçenleri bilen, geçmişimize geleceğimize hükmeden Allah ise, bizim durumumuza göre karşılık veriyor.
Dua, bizim Rabbimiz katındaki yerimizi belirler. Ayette buyuruluyor ki, “
Duanız yoksa Rabbim sizi ne yapsın, ne ehemmiyetiniz var ki?!” (Furkan, 77)

Duada esas olan, kulun Allah’a muhtac olduğunu, O’ndan başka çaresi olmadığını bilmesidir. Zaten en çok kabule şayan olan da bu tür dualardır. Yani muztar bir durumda, adeta denizin ortasında kalmış da herşeyin bittiği anda Allah’a yalvarıyor gibi yalvarmak duaların en makbuludur. Allah bu hakikatı Kur’an’da şöyle ifade ediyor. “ Büsbütün çaresiz kalıp kendisine yalvaranların duasına icabet eden, sıkıntıları gideren kimdir?” (Neml, 62)

DUANIN ÇEŞİTLERİ
Dört çeşit dua vardır.
1.İstidat ve kabiliyet diliyle dua: Bitkilerin ve hayvanların duaları böyledir. Mesela bir tohum, Allah’tan gelişip bir ağaç olmayı, meyve vermeyi, her safhasında Allah’ın isimlerine mazhar olmayı arzu eder. Allah da onun bu isteğini bilir ve imkan verir.
2.Fıtrî ihtiyaç diliyle dua. Her canlı bu şekilde dua eder. Kendi iktidarları dairesinde olmayan, ellerinin yetişemediği ihtiyaçlarını bu duayla isterler.
3.Iztırar diliyle yapılan dua. Yani sebeplerin büsbütün kesildiği, ümidin bittiği yerde, adeta okyanusun ortasında bir tahtaya yapışıp kalan insanın yaptığı gibi yapılan dua
Bu üç duanın kabul edilmesi bir mani olmazsa katîdir. Bu durum bize bir şey anlatır. Yani biz de kabiliyetlerimizi işleterek, ihtiyaçlarımızı hal diliyle ortaya koyarak ve ıztırar sahibi olarak, ayetin ifadesiyle yalvara yakara, içten dua edersek büyük ihtimalle kabul olur.
4 .Biz insanların duasıdır. Bu da ikiye ayrılır.
a. Fiilî, yani çalışarak yapılan dua.
Bir öğrencinin imtihan için, bir işçinin rızkını kazanmak için çalışması gibi.
b. Kavli, yani dil ile yapılan dua. Çalışan öğrenci ve işçinin çalıştıktan sonra ellerini açıp yaptığı dua gibi.
Buradan da anlaşılıyor ki, kainatta her şey kendi diliyle Allah’a dua ediyor. Kainattan Allah’a toptan dualar yükseliyor. Zaten şu ayette de buna işaret buyuruluyor: “ Her şey Allah’ı övgü ile tesbih eder. Ancak siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.”(İsra, 44) Yapılan tesbihler aynı zamanda birer duadır.

DUANIN GÜCÜ VE İSTEMENİN YOLU

O kadar dua ettiğimiz halde duamız kabul olmuyor" deyip yakındığımız çok olmuştur. İnsan niye yakınır? İstediği şeyin aynısı eline geçmediği için yakınır.

Oysa yakınmaya, üzülmeye ve moral bozmaya hiç gerek yoktur.

Bir kere "istemekle" çok önemli bir adım atılmış oluyor.

O adım da "acziyet" tir. Yani insanın âcizliğinin farkına varması, bunu dile getirmesi ve itiraf etmesidir.

Âcizliğin itiraf edilmesiyle, "Ben kendi imkanlarımla bunu başaramadım, beceremedim, elde edemedim, çaresiz kaldım" demiş oluyor.

Âcizlik, insanın her şeye gücü yeten, her şeyi yapabilen bir Kudrete yaklaşmasına ve yanaşmasına yol açıyor.

Burada insana ayrıca bir güven duygusu geliyor, istek ve arzularına kavuşma ümidi canlanıyor.

"Her isteğini karşılayan, her derdine derman yetiştiren, her arzusunu yerine getiren" bir güce yönelmekle bir rahata, bir huzura ve bir sükûnete kavuşuyor.

Duanın en can alıcı yanı budur zaten.

Çünkü "istemek" insanî bir olay, insanî bir ihtiyaç ve insanî bir özelliktir.

"İsteme" duygusu olmasa, her şey karmakarışık olur, her şey alt üst olur. Bu açıdan Yaratıcının insana verdiği en büyük nimetlerden birisi de "isteme" duygusudur, yani dua etme hissidir.

"Vermek istemeseydi, istemek vermezdi" vecizesinde anlatıldığı gibi, Yüce Kudret, "vermesini", "istememize" bağlamış. "İsteyin vereyim" şeklinde de tercüme edileceği gibi, "Bana dua edin, size cevap vereyim" (Mü'min sûresi, 40:60) âyeti insanı istemeye, duaya teşvik ediyor.

İnsanın istemesi daha çocukluğunda başlıyor. Çocuk bütün arzu ve ihtiyaçlarına isteyerek ve ağlayarak ulaşır. Yani âcizliğini ve çaresizliğini dile getirerek istekte bulunur. Bu yolla öyle şeyler elde eder ki, kendi sınırlı gücüyle onların binde birine bile ulaşamaz.

Bu açıdan "acz dili", dolayısıyla "isteme/istek yolu" çok önemli bir kapıdır. İlâhî dergaha hep bu kapıdan girilir, bu kapıdan hacetler/ihtiyaçlar karşılanır, isteklere cevap verilir.

Zaten her duaya cevap vardır, Yüce Allah her duaya cevap veriyor, hiçbir duayı cevapsız ve karşılıksız bırakmıyor.

Yalnız "cevap" vermekle, duanın aynen "kabul" edilmesi çok farklı bir mesele.

Doktor-hasta-çocuk ilişkisinde olduğu gibi. Çocuk doktorun masasında gördüğü ilâcı ister. Doktor muayene eder, hastalığını teşhis eder, gerekirse istediği ilacın aynısını verir, yahut daha etkili olanını verir, veya hiç vermez, sadece perhiz ve benzeri bir tavsiyede bulunur.

İnsan da Allah'tan ihtiyacı olan bir şeyi ister. Yüce Allah ise kulunun geleceğini ve ihtiyacını ondan çok daha iyi bildiği için, ya istediğinin aynısını verir, yahut daha iyisini verir, bazen de hiç vermez, duasını âhiret için kabul eder, orada daha çok ve sonsuz bir şekilde verir.

Bunun için dua dilekçesini iyi ve doğru yazmalı, fakat gereğini Ona bırakmalı. "İlla şunu isterim" dememeli. Derse, hem haddini aşmış olur, hem de görevi dışına çıkmış olur. Kulun görevi istemektir, takdir ve gereğini yerine getirmek Allah'a aittir.                 Mehmet Paksu

 

RAMAZANNAME 26

8/10/2007

DUA

 

"Deki; Eğer duanız olmasa Rabbimin katında ne ehemmiyetiniz var???."
(Furkan suresi 77.Ayet)

 

ibadetin özü,inanan insanin her an hakka yönelen sözüdür yakarisidir.

Dua ibadetin beynidir ya da iligidir

Özlü ibadet istiyorsan duaya yönel ve duanin kabul olmasi icin en yakin
yer secdedir.
 

 

KURANDA DUA NASIL ANLATILIYOR
YÜKSEK OLMAYAN BİR SESLE, YANLIZ BAŞINA İÇİN İÇİN DUA
ALLAH'IN VARLIĞINI HİSSEDEREK DUA
KORKU İLE ÜMİT ARASINDA DUA
ALLAH'IN SIFATLARINI ANARAK DUA ETMEK
DUADA KALIPLAŞMIŞ TEKDÜZE İFADELERDEN KAÇINMAK
DUADA ACELECİ DAVRANMAKTAN KAÇINMAK
DUANIN KONUSU SADECE DÜNYEVİ NİMETLER DEĞİLDİR
DUALAR KİŞİSEL DEĞİL, TÜM MÜMİNLER İÇİN   

 


KURAN'DA DUA NASIL ANLATILIYOR?

En son ne zaman dua ettiğinizi düşündünüz mü?... Bu soruya farklı cevaplar verilebilir ama ortak nokta herkesin bir şekilde dua ettiği olacaktır. İnsanlar elbette her yerde, her ortamda, istedikleri herşey için Rabbimiz olan Allah'a dua edebilirler. Allah iman edenlerin her ortamda dua edebileceklerine, Kendini zikredebileceklerine aşağıdaki ayetlerle dikkat çekmiştir:   

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru.” “Rabbimiz, şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu ‘hor ve aşağılık’ kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” “Rabbimiz, biz: “Rabbinize iman edin” diye imana çağrıda bulunan bir çağırıcıyı işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür.” “Rabbimiz, elçilerine va’dettiklerini bize ver, kıyamet gününde de bizi ‘hor ve aşağılık’ kılma. Şüphesiz Sen, va’dine muhalefet etmeyensin.” Nitekim Rableri onlara (dualarını kabul ederek) cevab verdi: “Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam…” (Al-i İmran Suresi, 191-195)

Bunların yanısıra bir de duanın, en güzel, en makbul şekli vardır ki Kuran'da bunlar ayrıntılarıyla anlatılmıştır.

YÜKSEK OLMAYAN BİR SESLE, YANLIZ BAŞINA İÇİN İÇİN DUA

 

Çok çaresiz ve sıkıntı içerisinde kaldığınız, Allah'a dua etme ihtiyacı hissettiğiniz bir anda dua etmek için nasıl bir ortamı tercih ettiğinizi hatırlıyor musunuz? Hiç şüphesiz gece yastığa başınızı koyduğunuzda ya da çok sessiz ve gürültüsüz, Allah'la başbaşa olabileceğinizi hissettiğiniz bir ortamda dua etmeyi tercih etmişsinizdir.   

İbadetler sırasında manevi yoğunluk en fazla yalnız başına, kimsenin bilmediği zamanlarda, tam bir konsantrasyonun sağlanabildiği sırada yaşanır. İhtiyaçları, hataları veya eksikleri konusunda Allah'a dua etme gereksinimi duyan insan, yalnız başına ve için için dua etmeyi tercih eder. Buna güzel bir örnek Hz. Zekeriya'nın duasıdır. Kuran'da, onun Allah'tan soyunu devam ettirecek bir varis isterken gizlice dua ettiğine işaret edilir:

Hani o Rabbine gizlice seslendiği zaman demişti ki: "Rabbim, şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu; ben sana dua etmekle mutsuz olmadım." (Meryem Suresi, 3-4)

Duanın tanımı için "gücü sınırlı ve sonlu bir varlığın gücü sınırsız bir kudret karşısında acizliğini ortaya koyarak istekte bulunmasıdır" demiştik. Bu yüzden dua, gerçekten Allah'a karşı acizlik ve fakirlik bilinerek yapılmalıdır. Fakat elbette ki bu birtakım yapmacık hareketlerle, kalıpçı ve taklitçi düşünce yapısıyla sağlanamaz. Zaten gerçek anlamda samimi olan, acizliğini hisseden insan doğal olarak bunu yaşayacaktır. Kuran'da, müminlere şu şekilde dua etmeleri tavsiye edilir:   

Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. (A'raf Suresi, 55)   

Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma. Şüphesiz Rabbinin Katında olanlar, O’na ibadet etmekten büyüklenmezler...” (A’raf Suresi, 205-206)

Kuran'da, duanın yalnızken, yalvararak ve için için yapılabileceğine dikkat çekilir. Dolayısıyla duanın nerede yapıldığı, dua sırasında düzenlenen "tören"in büyüklüğü, katılımın fazla olması ve dua eden şahsın sesinin çok fazla çıkması ölçü değildir.

Öncelikle bilinmelidir ki, duadaki yüksek ses tonları duanın Allah'a ulaşmasını ya da Allah'ın duaya icabetini kolaylaştırmaz. Dua ettiğimiz Rabbimiz, içimizden geçirdiğimiz düşünceleri bilen, herşeyden haberdar olan ve bize şah damarımızdan daha yakın olandır. (Kaf Suresi, 16) Bize bu kadar yakın olan Allah'a dua ederken sesimizi gereksiz yere yükseltmemizin bir anlamı yoktur. Kişi içinden dua edebileceği gibi, ancak kendisinin duyabileceği bir tonla da dua edebilir.

Kuran'da gerek ibadet sırasında, gerekse yaşamın her anında ses tonunun uygun tutulması gerektiği insanlara aşağıdaki ayetlerde şöyle bildirilir:

Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir. (Lokman Suresi, 19)

De ki: "Allah, diye çağırın, 'Rahman' diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O'nundur." Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse. (İsra Suresi, 110)

Görüldüğü gibi Kuran'da tarif edilen ibadet modeli gösterişten uzaktır. Başkaları görsün veya duysun diye yapılmaz, sadece Allah'a karşı olan vazifenin hakkıyla yerine getirilmesi amacını taşır. Kuran'da bunun üzerinde önemle durulur. Dua ile ilgili ayetlerde defalarca "dini Allah'a halis kılarak dua etmek"ten söz edilir. Bunun anlamı, dinin, yani ibadetin sadece ve sadece Allah için yapılması, O'ndan başkalarının rızasının kesinlikle aranmamasıdır:

O, Hayy (diri) olandır. O’ndan başka ilah yoktur; öyleyse dini yalnızca Kendisi’ne halis kılanlar olarak O’na dua edin. Alemlerin Rabbine hamdolsun. (Mü’min Suresi, 65)

Öyleyse, dini yalnızca O’na halis kılanlar olarak Allah’a dua (kulluk) edin; kafirler hoşgörmese de. (Mü’min Suresi, 14)

De ki: “Rabbim adaletle davranmayı emretti. Her mescid yanında (secde yerinde) yüzlerinizi (O’na) doğrultun ve dini yalnız Kendisi’ne has kılarak O’na dua edin. “Başlangıçta sizi yarattığı” gibi döneceksiniz.” (A’raf Suresi, 29)

Din sadece Allah'ındır. İbadetlerin hepsi sadece O'nun hoşnutluğunu kazanmak amacıyla yapılır. Bunun yegane yolu da O'nun istediği ve tarif ettiği gibi yapmaktır.

Duasını, ya da başka herhangi bir ibadetini Allah'a halis kılmadan yapanlar, yani etraflarındaki insanlara "takva" görünmek endişesinde olanlar büyük bir dalalet içindedirler. Allah Kuran'da onlardan şöyle söz eder:

İşte (şu) namaz kılanların vay haline, Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar, Onlar gösterişyapmaktadırlar. (Maun Suresi, 4-6)

 

ALLAH'IN VARLIĞINI HİSSEDEREK DUA

 

Duanın en önemli unsurlarından biri Allah'a olan kesin imandır. İnsan çaresiz kaldığı durumlarda Allah'ın varlığını ve kendisine sadece O'nun yardım edeceğini hiç şüphesiz bilir. Ancak insanın rahat zamanlarında da Allah'ın varlığını ve gücünün büyüklüğünü hissederek dua etmesi gerekmektedir. Aslında insan sadece dua sırasında değil, günlük yaşantısının her anında bu bilinçte olmalıdır.   

Her an, Allah'ın varlığını ve yakınlığını hissederek dua etmelidir. Çünkü ancak Allah'ın varlığının farkında olan insan duanın anlamını ve önemini kavrar. Duanın özelliği, Allah ile kulu arasında özel ve sıcak bir bağlantı kurmasıdır. İnsan tüm sıkıntılarını ve isteklerini Allah'a açar, O'na yakarır ve Allah kulunun isteğine icabet eder, duasını karşılıksız bırakmaz.

Daha önce de belirttiğimiz gibi Kuran'da dua hiçbir şekli kalıba sokulmaz. "Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin" (Nisa Suresi, 103) ayeti, insanın her durumda ve her şartta Allah'ı anıp O'na dua edebileceğini gösterir. Önemli olan şekil değil, dua eden kişinin samimiyet ve teslimiyetidir.

Bunun aksi bir anlayışise, duayı gerçek anlamından çıkarır ve bir tür büyü ya da tılsım gibi görülmesine yol açar. Birtakım cahil insanların kendi kendilerine ürettikleri ağaçlara bez bağlama, suya üfleme gibi batıl inançlar bunun bir göstergesidir. Dikkat edilirse bu tür uygulamaların temel özelliği, bunları uygulayan kişilerin Kuran'ın mantığından uzak oluşlarıdır. Doğrudan Allah'a yönelip isteklerini O'ndan istemektense, birtakım batıl tören ya da semboller icad etmekte, duayı da bunlar aracılığıyla yapmaktadırlar. Kime dua ettiklerinin, kime yakardıklarının ise pek farkında değildirler. Dua için kullandıkları cisimlerde bir tür "keramet" olduğu zannındadırlar, ama sorulsa bunun ne demek olduğunu tarif edemezler. Türbe ziyaretlerini amacından saptırarak bu türbelerde yatan insanlara dua edenler, onlardan medet umanlar da aynı batıl ve sapık inanca sahiptirler.   

Mümin ise "Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel" (Müzemmil Suresi, 8) emrine uyar, tüm bu batıl inanışlardan uzak olarak sadece ve sadece Allah'a döner, O'nun huzurunda boyun eğer ve Rabbimize yalvarır.

 

KORKU İLE ÜMİT ARASINDA DUA

 

 

Kuran'da Allah'ın "... merhametlilerin en merhametlisi..." (Enbiya Suresi, 83) olduğu belirtilmektedir. Yine Kuran'da hata yapanın Allah'tan bağışlanma dilemesi durumunda hiçbir günah ayrımı gözetilmeden affedileceği söylenmektedir. (Nisa Suresi, 110) Bu nedenle insanların dualarında Allah'ın "esirgeyen ve bağışlayan" sıfatlarını düşünmeleri, ümit içinde dua etmeleri gerekir. Kişinin yapmışolduğu hata ve bu yüzden duyduğu vicdan azabı ne kadar büyük olsa da, Allah'ın affediciliğinden ümit kesmesine neden değildir. Bununla paralel olarak insanın hata yapmaktan ve günah işlemekten dolayı içine girmişolduğu ruh hali, onun umut içinde dua etmesine engel olmamalıdır. Çünkü Kuran'da sadece kafirlerin Allah'ın rahmetinden umut keseceği söylenir:

"... Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umudunu kesmez." (Yusuf Suresi, 87)

Öte yandan kimsenin mutlaka cennete layık olma gibi bir garantisi yoktur. Nitekim Allah Kuran'da; "Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunamaz" (Mearic Suresi, 28) ayetiyle bu gerçeğe karşı insanları uyarmıştır. Bu nedenle de herkes Allah'tan gücünün yettiği kadar korkmak durumundadır. Öyle ise imtihan için dünyada bulunan insanın her zaman için sapması, dalalete düşmesi, şeytanın oyununa gelip Allah'ın yolundan dönmesi ihtimal dahilindedir. Bu konuda kimsenin bir garantisi yoktur. Bu nedenle insan duasında bir yandan Allah'ın rahmetini ümid ederken, bir yandan da O'nun rızasını yitirmekten korkmalıdır.

Nitekim gerçek bir mümini diğer insanlardan ayıran en önemli özelliklerden biri Allah korkusudur. Çünkü inanmayan bir insana göre cehennemin varlığı meçhuldür. Mümin ise cehennem tehlikesinin farkındadır. Ahiret gününe kesin bir bilgi ile inandığı için en büyük korkuyu yaşar. Sadece inanan ve Allah'a karşı büyüklenmekten kaçınan kişi bu korku ile hareket eder. Azabın gerçekliğinden ve şiddetinden emindir. Bu azapla karşılaşmamak için dünya hayatında risk sayılan hiçbir şeye yaklaşmaz. Ahiretteki o zorlu azaptan uzaklaşmayı ve sonsuz güzellikle karşılanacağı cenneti hak etmeyi ister. Müminin ahiret azabından korkusu duasına da yansımaktadır.

İşte bu yüzden Kuran'da korku ve ümit kavramları birlikte kullanılmıştır. Eğer insan duasında cehennem korkusunu hissetmiyorsa -ki bunun temelinde Allah korkusunun eksikliği yatmaktadır- ortada mutlaka bir tefekkür yani düşünüp anlama eksikliği vardır. İnsan cenneti kazanmak için ne kadar istekli bir şekilde dua ediyorsa, cehennemden kurtulmak için de o kadar istekli bir şekilde dua etmelidir. Yani cehennemden korkup, cennete kavuşmayı ümit etmelidir. Bu ruh halini ifade eden ayetlerden ikisi şöyledir:

"Düzene konulması (ıslah)ından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın; O'na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır." (Araf Suresi, 56)

"Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler." (Secde Suresi, 16)

Görüldüğü gibi korku ve umut, Kuran'da kastedilen duayı oluşturan iki temel histir. Kuran dikkatlice incelendiğinde zaten tüm ibadetlerde, ve yaşamın her anında bu iki hissin hayati önem taşıdığı rahatlıkla fark edilebilir.

Unutulmamalıdır ki dua Allah'a karşı hem büyük bir görev hem de bizim ebedi hayatımızı kurtaracak bir vesiledir. Çünkü Kuran'da Allah'a dua etmeyenlerin sonunun ebedi cehennem azabı olduğu haber verilir.

"Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüşkimseler olarak gireceklerdir." (Mümin Suresi, 60)

 

ALLAH'IN SIFATLARINI ANARAK DUA ETMEK

 

 

Allah'ın isimleri, bize O'nun vasıflarını tanıtırlar. Örneğin Allah Rahman'dır, yani esirgeyicidir; Rab'dır, yani eğiten ve yol gösterendir; Hakim'dir, yani hüküm veren, herşeye hakim olandır; Rezzak'tır, yani rızık verendir... Bu isimler Allah'ı tanıttığı için, insan bunlarla Rabbimize seslenerek O'nun büyüklüğünü, yakınlığını, gücünü ve rahmetini daha iyi kavrar. Allah'tan rızık isteyen bir kişinin O'nun Rezzak ismini anarak dua etmesi, elbette ki duasının anlamına uygun olacaktır. Nitekim Kuran'da da, Allah'a O'nun farklı isimleri ile dua edilebileceği haber verilmektedir:

"De ki: "Allah, diye çağırın, 'Rahman' diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O'nundur." Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse." (İsra Suresi, 110)

"İsimlerin en güzeli Allah'ındır. Öyleyse O'na bunlarla dua edin. O'nun isimlerinde 'aykırılığa (ve inkâra) sapanları' bırakın. Yapmakta oldukları dolayısıyla yakında cezalandırılacaklardır." (A'raf Suresi, 180)

Allah'ın sıfatlarını bilen insan hatalarını Allah'tan gizlemeye çalışmaz. Çünkü gizlese de, açığa vursa da Allah'ın herşeyi bildiğinin farkında olur. Hatalarını gizlemenin kendisine zarardan başka bir şey kazandırmayacağını bilen mümin, her türlü eksiklik ve hatalarından dolayı Allah'tan bağışlanma diler. Nitekim Hz. İbrahim'in bir duası şu şekilde başlamaktadır:

"Rabbimiz, şüphesiz Sen, bizim saklı tuttuklarımızı da, açığa vurduklarımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz." (İbrahim Suresi, 38)

Mümin, istekleri ne kadar büyük olsa da herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunun, Allah dilerse en imkansız gibi görünen bir şeyin O'nun "Ol" demesi ile gerçekleşeceğinin farkındadır. Bu yüzden de Allah'ın nimetlerine ulaşmak için hiçbir şeyi aşılmaz bir engel olarak görmez. Aksine, her türlü zorluğu ve engeli duası ile aşar.

Duanın, istek ve ihtiyaçlarımızı Allah'a duyurmaktan başka, Allah'ı anmanın ve yüceltmenin bir yolu olduğunu söylemiştik. Kuran'da özellikle peygamber dualarında, Rabbimiz sıfatları ile birlikte yüceltilmektedir. Aşağıdaki birkaç örnek, bunu görmek için yeterlidir:

“(Süleyman) Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin. (Sad Suresi, 35)

“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve Katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.” (Al-i İmran Suresi, 8)

(Musa yalvarıp) Dedi ki: “Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine kat. Sen merhamet edenlerin en merhametli olanısın.” (Araf Suresi, 151)

“Orada Zekeriya Rabbine dua etti: ‘Rabbim bana Katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen duaları işitensin’ dedi.” (Al-i İmran Suresi, 38)

 

DUADA KALIPLAŞMIŞ TEKDÜZE İFADELERDEN KAÇINMAK

 

 

Dua denilince akla, insanın Allah'ı zikretmesi, Allah'a kusurlarını itiraf etmesi, kendisinin ve müminlerin ihtiyaçlarını duyurması gelir. Bunun içinse duada Allah'a karşı samimi bir üslubun yaşanması gerekmektedir.   

Duada tekdüze ve kalıplaşmışifadelerin sık sık tekrarlanmasının tek nedeni, duanın samimi bir ibadetten çıkıp, bir tür alışkanlık ya da gelenek haline gelmişolmasıdır. Allah'ın azametini hisseden, O'nun azabından korkan ve rızasını kazanmayı isteyen insan, kalbinden gelen samimi ve dürüst ifadelerle O'na yönelir. Aynı şekilde kendisini Allah'a teslim etmiş, dost ve yardımcı olarak O'nu benimsemişolan insan, her türlü sıkıntısını ve derdini O'na açar. "...Ben, dayanılmaz kahrımı ve üzüntümü yalnızca Allah'a şikayet ediyorum..." (Yusuf Suresi, 86) diyen Hz. Yakub gibi, ruhundaki tüm sıkıntılarını ve taleplerini O'na söyler, her türlü yardım ve hayrı O'ndan ister.

Dua eden kişi bu tür bir samimiyet içerisinde değilse ve duayı sadece yerine getirilmesi gereken bir formalite ya da icabet edilip edilmeyeceği belli olmayan bir tılsım olarak görüyorsa, doğal olarak kalıplaşmışifadeler kullanır. Ne demek olduğunu hiç anlamadığı ya da üzerinde hiç düşünmediği birtakım süslü cümleleri sıralayarak kendince bir dua edecektir. Bunun Kuran'da tarif edilen dua olmadığı ise çok açıktır.

Oysa dua, insanın Allah ile samimi bir bağlantısıdır. Her insanın içinde bulunduğu sorunlar, istekleri, arzuları, ruh hali birbirinden çok farklıdır. Dua sırasında önemli olan sözcükler değil kulun o anki ruh halidir.

Kuran’da örnek olarak gösterilen dualar, peygamberler ve müminlerin ruh halllerini yansıtan çok samimi ve içten Allah’a yönelmelerdir.

 

DUADA ACELECİ DAVRANMAKTAN KAÇINMAK

 

 

İnsan fıtratı gereği aceleci bir varlıktır. Yaratılışındaki bu acelecilik ön plana çıktığı zamanlarda da hareketlerinin sonucunu düşünmeden davranabilmektedir. Nitekim bu yüzden Kuran'da, "İnsan aceleden (aceleci olarak) yaratıldı. Size ayetlerimi yakında göstereceğim. Şimdi hemen acele etmeyin" (Enbiya Suresi, 37) şeklinde bildirilmektedir. Bu acelecilik genellikle dünya nimetlerinin elde edilmesi konusunda ön plana çıkar.

İnsan cennete ve Allah'ın nimetlerine karşı büyük bir istek duyar. Bu nimetlerin benzerlerinin dünyada da yaratılmışolmasının sebeplerinden biri, cennetin özelliklerini biraz daha iyi kavranmasını, cennete duyulan isteğin artmasını sağlamaktır. Oysa insan hem bu nimetlere duyduğu istekten, hem de aceleci olduğundan ötürü nefsinin arzu ettiklerinin hemen gerçekleşmesini ister. İnsanın bu aceleciliği zaman zaman dualarına da yansıyabilir. Dua ettiği zaman hemen duasına karşılık verilmesini ister. Duasına karşılık alması biraz gecikirse "dua da ediyorum, ancak kabul edilmiyor" şeklinde çok yanlışbir serzenişte bulunabilir. Sabırsızlık, zamanla ümitsizliğe hatta duanın terkedilmesine kadar gider.

Oysa mümin bilir ki, kendisi için neyin hayırlı olduğunu en iyi bilen Allah'tır. "... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz" (Bakara Suresi, 216) ayeti, insana bunu haber verir. Bu nedenle insan Allah'tan bir şeyi istediğinde, takdiri O'na bırakmalı, O'ndan her şartta razı olmuşbir biçimde sabırla beklemelidir. Belki dua ederek talep ettiği şey kendisine bir fayda sağlamayacaktır, o nedenle Allah bunu kendisine vermemektedir. Belki de o hayra ulaşması için belirli bir olgunluğa kavuşması, bunun için de bir süre eğitilmesi gerekmektedir. Belki Allah kendisine daha da hayırlı bir başka nimet verecektir, ama sabrını ve sadakatini denemektedir.

Tüm bunlar dua eden insanın, duasında sabırlı ve kararlı olması, Allah'ın rahmetinden asla ümit kesmemesi gerektiğini göstermektedir. Nitekim Kuran'da, duada sabırlı olmaya özellikle dikkat çekilir:   

"Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu şüphesiz, huşu duyanların dışındakiler için ağır bir yüktür." (Bakara Suresi, 45)   

Kuran'da dua ederken kararlı olmak öğütlenmiştir. Dua bir ibadettir ve duada sabır, dua eden açısından önemlidir. Sabırla dua etmek duanın konusu olan isteklere olan ihtiyacın, bu konudaki sıkıntının, daha önemlisi Allah'a olan yakınlığın arttığının göstergesidir. Duada sabır göstermek mümini olgunlaştırır, güçlü bir irade ve karakter kazandırır. Duada sabır gösteren mümin, duasının karşılığını, istediği şeylerin birçoğundan daha değerli olan, derin bir manevi hal kazanarak alır.  

Peygamberlerin çoğu Allah'a olan taleplerini kimi zaman yıllar boyu hiç durmadan duayla ifade etmişler, Allah ise onlara istediklerini kimi zaman yıllar sonra vermiştir. Hz. Yakub'un, oğlu Hz. Yusuf'a kavuşması, Hz. Yusuf'un yıllar boyu kaldığı zindandan kurtularak güç ve iktidar sahibi olması, Hz. Eyüp'ün şeytanın kendisine dokundurduğu azaptan kurtulması, bunların hepsi büyük sabır örnekleridir.   

Allah bu salih kullarının dualarının karşılığını belirli bir süre ertelemekle onlara hayır dilemiş, onları bu sayede olgunlaştırmış, eğitmiş, sadakat ve ihlaslarını pekiştirmiş, onları cennette yüksek makamlara layık kullar haline getirmiştir.   

Bu nedenle yaptığı bir duanın karşılığını görmek için aceleci davranmak asla ve asla bir mümine yaraşmaz. Müminin yegane görevi Rabbimize kul olması ve O'nun kendisi için belirlediği kadere rıza göstermesidir. İşte salih bir mümin duasını, bu kulluk vazifesinin bir parçası olarak yapmalıdır.     

 

DUANIN KONUSU SADECE DÜNYEVİ NİMETLER DEĞİLDİR

 

  

 

Dua ederken dünya hayatımız için de isteklerde bulunmalı mıyız, yoksa "dünyadan geçip" de sadece ahiret hayatına mı yönelmeliyiz?  

Allah samimi müminler için her ikisini de hayırlı görmüştür. Elbette ki dünya hayatı son bulacak olan çok kısa bir hayattır. Her nimetin, kişiyi Allah'a yakınlaştırma ve şükretmesine vesile olma ihtimali vardır. Bir nimete bakılarak cennet tefekkür edilebilir, Allah'ın sıfatları hatırlanabilir, Allah'ın şanı yüceltilebilir. İşte bu sebepten ötürü Allah müminlere hem dünya hayatları için, hem de ahiret hayatları için dua etmelerini öğütler. Sadece dünya hayatının geçici süsüne yönelip ahireti unutmamaları için de onları uyarır. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:   

“... İnsanlardan öylesi vardır ki: “Rabbimiz, bize dünyada ver” der; onun ahirette nasibi yoktur. Onlardan öylesi de vardır ki: “Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru” der. İşte bunların kazandıklarına karşılık nasibleri vardır. Allah, hesabı pek seri görendir.” (Bakara Suresi, 200-202)

İnsan, kendi dünyasına ait şeyler için istekte bulunur. Ne için yaşıyorsa, onu en çok ne ilgilendiriyorsa, neye daha fazla vakit harcıyorsa duasını da onlar için eder. Allah için yaşayan bir insanın amacı Allah'ın kendisinden istediklerini yerine getirmeye çalışmaktır. Bu nedenle duası da o yönde olur.   

İnsanın dünyaya ait istekleri gerçekleşebilir. Ama bunlar, az önce belirttiğimiz gibi, kendisi için sandığı gibi hayırlı olmayabilir. Para için istekte bulunur. Ama sonrasında para onun inkarını arttırıcı bir meta olabilir. Çünkü tam anlamıyla maddiyatın put edinildiği bu çevrede muhatap olduğu ve olacağı herşey ve neredeyse herkes tam anlamıyla dinin gerekleriyle tezat teşkil edecektir.   

İstek, dünyevi bir istektir ve karşılığını dünyada görecektir. Ahiretteki karşılığı ise hiç de umduğu gibi çıkmayabilir. İşte dünya hayatının çekici özelliklerinden bazıları bir ayette şöyle sıralanır:   

"Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmışaltın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır." (Al-i İmran Suresi, 14)   

Dünyada bu dünyevi istek ve tutkuların gerçekleşmesinin insana getirdiği belli birtakım kazançlar elbette vardır. Ama dünyadaki bu kazançlar ahiret için birer kayıp olabilirler. Dünyevi isteklerin ahiret için de bir kazanç sağlayan yönleri vardır. Buna en güzel örnek peygamberlerdedir.   

Bu kutlu insanlar, dünya hayatının geçici metaı olan kazançları sadece Allah'ın rızasını kazanmak için istemişlerdir. Bunların en başlıcaları maddiyat, soyun devamı, toplumda belirli bir statü edinmek gibi konulardır.   

Peygamberlerin istekleri tamamen Allah'ı hoşnut etmeye yöneliktir. Hiçbir peygamber çocuk edinmeyi, kendisinden sonra adını devam ettirme ayrıcalığını edinebilmek için istememiştir. Çocuğu, sadece kendilerinden sonra iman edenlere önder olması için istemişlerdir.   

Buna karşılık kendi soyunun devamını dünyada böbürlenme uğruna isteyen bir kişinin bu isteği, ahirette kendisi için bir şer olur. Çünkü ancak kendi hırs ve üstünlük isteğini tatmin için böyle bir istekte bulunmuşve bu isteği Allah'ı anmasını engellemiştir. Allah bu isteğin karşılığını dünyada verir, ama ahirette nasibi olmayabilir.

Sadece dünya nimetlerini isteyerek yapılan dua bir mümin davranışı olmadığı gibi, Allah'a karşı büyük bir samimiyetsizliktir. Müminlerin asıl hedefleri cennettir. Dua eden insan eğer gerçekten müminse, asıl yurdu olan cenneti unutarak tüm duasını geçici olarak bulunduğu dünya hayatının nimetlerine yoğunlaştırmamalıdır. Allah'tan hem dünyada, hem ahirette güzellik istemelidir.   

 

DUALAR KİŞİSEL DEĞİL, TÜM MÜMİNLER İÇİN OLMALIDIR   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cahiliye toplumunda insanlar mal, servet, evlat, eşve huzurun en iyisinin kendilerinde olmasını isterler. Zaman zaman yakın arkadaşlar olarak tanınan kişilerin, hatta akrabaların arasında bile kıskançlıktan, hasetten kaynaklanan çekişmelerin yaşandığına ve insanların kendilerine rakip olarak görebilecekleri herkese zarar vermeye çalıştığına şahit olmuşuzdur.  

Oysa Kuran'da tarif edilen mümin modelini yaşayan insan hem dünya hayatındaki güzellikleri, hem de ahiretteki nimetleri diğer müminlerle birlikte yaşar. Dünyada nimetler kısıtlı olduğundan bunları onlarla paylaşması, bazen de kendi nefsinden fedakarlık yaparak kardeşine ikram etmesi gerekebilir. Nitekim Kuran'da mümin vasıfları tanıtılırken bu özelliğe de ayrıca dikkat çekilir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:   

"... Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır." (Haşr Suresi, 9)   

Müminlerin birbirlerine olan bu düşkünlükleri, birbirlerinin iyiliği için çaba sarf etmelerinin önemi Kuran'ın başka ayetlerinde de tekrarlanmaktadır:   

"Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir." (Tevbe Suresi, 71)   

Müminler arasındaki tesanüd, elbette ki dualarına da yansımaktadır.   

Öncelikle dikkat çeken, Kuran'daki müminlerin, dualarında Allah'a hitap ederken çoğunlukla "ben" değil, "biz" demeleridir. Yani dua eden bir mümin, Allah'tan istediği herşeyi sadece kendisi için değil, tüm müminler için istemektedir. Elbette ki insan kişisel olarak da Allah'a dua eder. Her türlü nimete ulaşabilmek için, hatalarının düzelmesi için, kıyamet günü hor ve aşağılık kılınmamak için, cehennem azabından kurtulmak için Allah'tan yardım isteyebilir. Ama bunun yanında birçok konuda da kendisi için istediklerini diğer müminler için de istemesi, Kuran'da örnek olarak gösterilen bir vasıftır. Aşağıdaki birkaç ayet, bu konuda yol göstericidir:  

"... Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi, 286)

"Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve Katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen. Rabbimiz, kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları gerçekten Sen toplayacaksın. Doğrusu Allah, va'dinden cayıp-dönmez." (Al-i İmran Suresi, 8-9)   

"Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve elçiye uyduk. Böylece bizi şahidlerle beraber yaz." (Al-i İmran Suresi, 53)

 

 

 

Ey güzel  çocuk!

Kötülüklere dalmış insanlık için de dua etmez misin? İnsanların özüne dönmesi için minnacık ellerini biraz daha havada tutmaz mısın? O peltek dilinle “YA YABBİ? KİMŞE HIYŞIZ OLMAŞIN. KİMŞE ÖLMEŞİN. ŞİLAHLAR KIYILŞIN. HEYKEŞ DUA ETŞİN. NAMAj KILŞIN” demez misin? Günahlardan dolayı bizde yüz kalmadı, bari sen dua et küçük çocuk. İnsanlığın bu gaflet uykusundan kurtulup el ele tutuşması için sen dua et. O masum yüzün hürmetine belki Rabbi’miz duanı kabul eder…

 

 

 

 

 

                   ALLAHIM

MAL               VERDİĞİN ZAMAN SAADETİMİ

KUVVET       VERDİĞİN ZAMAN AKLIMI

İKTİDAR       VERDİĞİN ZAMAN BASİRETİMİ

BELA             VERDİĞİN ZAMAN İMANIMI

NİMET           VERDİĞİN ZAMAN MERTLİĞİMİ

GÜZELLİK   VERDİĞİN ZAMAN İFFETİMİ

ZORLUK       VERDİĞİN ZAMAN SABRIMI

                     BENDEN ALMA

   AMİN!...

RAMAZANNAME 25

7/10/2007

Kadir Gecesi / Şehadet

 

Kur'ân-ı Kerim'in inmeye başladığı Ramazan ayı'nın yirmi yedinci gecesi. İslâm'da en kutsal ve faziletli gece Kadir gecesidir. Kur'ân-ı Kerim de bu gecenin fazileti kadir süresinde belirtilmektedir. Bu sûrede yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

Bismillahirrahmanirrahim

1-Gerçek şu ki, biz onu kadir gecesinde indirdik.

2-Kadir gecesinin ne olduğunu sana bildiren nedir?

3-Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.

4-Melekler ve ruh, onda Rablerinin izniyle her bir iş için inerler.

5-Fecrin çıkışına kadar bir esenliktir (selamdır) o.


Bu sûreye göre Kadir gecesinin bir kaç üstün özellikleri vardır:

a) Kur'an-ı Kerim Ramazan ayında bu geceden itibaren inmeye başlamış ve yirmiiki yıl sürmüştür.

b) Kadir; takdir anlamındadır. Yani bu gece, ALLAH'ın, ezelde takdir ettiği kaderi uygulamak için meleklere emir verdiği gecedir. Bunun için melekler bu gecede yer yüzüne iner.

c) Kadir gecesi içinde o kadar büyük iyilik ve hayır vardır ki bu hayır insanlık tarihinde bin yılda yapılmamıştır. İşte Kadir gecesi bunun için bin yıldan daha hayırlıdır.

Kadir gecesinin ihyasına gelince: Bu geceyi varsa kaza namazlarını kılarak, ibadet ve dua ile ihya etmeye çalışmalı. Çünkü Rasûlûllah (s.a.s) "
Kadir gecesini iman ederek ve mükâfatını umarak ibadetle geçirenin geçmiş günahları affolunur" buyurur.


Rasûlûllah (s.a.s) bu gece de şu duayı okumayı tavsiye buyurmuştur. "
Yarabbi, şüphesiz sen affedicisin ve affı seversin; beni de affet" (Riyazü's-Salihin, H. No: 1194).


Kadir gecesinin hangi gece olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber genellikle Ramazan'ın yirmi yedinci gecesinde olduğu tercih edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) bunun kesinlikle hangi gece olduğunu belirtmemiş, ancak; "
Siz Kadir gecesini Ramazan'ın son on günü içerisindeki tek rakamlı gecelerde arayınız" (Buhârî, Leyletü'l-Kadir, 3; Müslim, Sıyam, 216) buyurmuştur.

Bu geceye Kadir gecesi denilmesi şeref ve kıymetinden dolayıdır. Çünkü:


a) Kur'ân-ı Kerim bu gecede inmeye başlamıştır.

b) Bu gecedeki ibadet, içerisinde Kadir gecesi bulunmayan bin ayda yapılan ibadetten daha faziletlidir.

c) Gelecek bir seneye kadar cereyan edecek olan her türlü hadiseler ALLAH Teâlâ'nın ezelî kaza ve takdiri ile ilgili meleklere bu gece bildirilir. (Tecrîdi Sarih Tercemesi, VI, 312).

d) Bu gecede yeryüzüne Cebrail ve çok sayıda melek iner.

e) Bu gece tanyerinin ağarmasına kadar esenliktir, her türlü kötülükten uzaktır. Yeryüzüne inen melekler uğradıkları her mü'mine selam verirler.

Kadir gecesi, Ramazan ayının 27. gecesidir. Fakat başka gecelerde olduğu da rivayet edilmiştir. Bu konuda Râsulullah (s.a.s)'den bir kaç hadis rivayet edilmiştir. Bunların birinde şöyle buyurur. "
Kadir,gecesini Ramazan'ın son on gününün tek sayılı (21, 23, 25, 27; 29) gecelerinde arayınız" (en-Nevevi, Riyâzü's-Salihin, II, H. No: 1197). Ancak İslâm alimlerince kuvvetli ihtimal 27. gecesidir.

Kadir gecesinin sessiz ve sakin, fırtınasız, ne fazla sıcak, ne fazla soğuk, uyanık bulunan kimselere huzur ve huşu bahşettiği, sabahleyin doğan güneşin saçtığı ışınların gözleri tırmalamadığı çeşitli alimlerce ileri sürülmüştür.

Eğer zamanlar içerisinde mutlak mukaddes bir zaman olsaydı, bu Kadir Gecesi olurdu. Çünkü Kur'an vahyi, kendi beyanına göre o gece inmeye başlamıştı. Yine kendisi bu iniş gecesinin bir Ramazan ayına tekabül ettiğini ifade buyurmaktadır. Kur'an Kadir Gecesi'ne bir tam sure ayırmıştır. (97. Sure) "
Kadir Gecesi", "değer gecesi"dir. ALLAH tarafından değerli kılınmış bir gecedir. Bu değer ayette rakamla ifade edilmiştir: "Kadir Gecesi, bin aydan daha hayırlıdır!"

Bin aydan daha hayırlıdır denmesinin hikmeti nedir?

"
Bin ay" seksen üç sene dört aylık bir süreye tekabül eder. Geçmişteki Salih kimselerin bir ömür boyu kazandıkları manevi mertebeyi bir gece içinde elde etme fırsatıdır. Rasûlûllah (a.s.m.) sahabelere İsrail oğullarından bir kimsenin ALLAH yolunda bin ay boyunca silâhlı olarak cihat ettiğini anlatmıştı. Sahabeler bunu duyunca şaşırdılar ve kendi amellerini az, gördüler. Bunun üzerine Kadir Suresi indirildi.


Başka bir rivayette Peygamberimiz Sahabilere İsrailoğullarından dört kişinin seksen sene boyunca hiç günah işlemeden ibadet ettiklerini anlattı. Sahabiler bunu hayretle karşıladı. Cebrail Aleyhisselâm geldi, "
Yâ Muhammed, ümmetin o birkaç kişinin seksen sene ibadetinde hayrete düştüler. ALLAH sana ondan daha hayırlısını indirmiştir" diyerek Kadir Suresini okudu ve, "İşte bu senin ve ümmetinin hayran kalışından daha hayırlıdır" buyurdu.

Ashaptan bazı kimseler rüyalarında Kadir Gecesi'nin Ramazan'ın son yedi gününde olduğunu görüp bunu Resul’e haber verince, Rasûlûllah "
Görüyorum ki rüyalarınız Ramazan'ın son yedi gecesi hakkında birbirini tutuyor. Artık kim Kadir Gecesi'ni arayacaksa onu Ramazan'ın son yedisinde arasın" (Buhari ve Müslim) buyurmuştur. Yüzyıllardır Müslüman geleneği, rivayetlerin de katkısıyla, Ramazan'ın 27. gecesini Kadir Gecesi niyetine ihya etmekte, yüz milyonların yanık yürekleri Rablerinin rahmet ve şefkat pınarına bin bir umutla kurumuş dudaklarını dayamaktadır.

Demek ki esas olan, niyettir, alâkadır, ihlâstır. Gerisi Rabbimizin bitmez tükenmez rahmet hazinesinin mükâfatına kalmıştır. Rabbimizin mükâfat hazinesi kulların ki gibi değildir, verilmekte güçlük, zorluk ve cimrilik bahis mevzu olsun. Ne var ki, ihlâs, iman ve âlaka şartı vardır bunun. Bunu nefsimizde bulunduralım yeter.


Allahu Teâlâ, gecelerimizi Kadir eylesin. Gecelerimizin kadrini bilmeyi de cümlemize nasip eylesin. Âmin...

 

* * * * * *

 

 

Kadir Gecesi / Fecredoğru

“Gerçek şu ki, Biz onu “Kur’ân’ı” kadir gecesi’nde indirdik. Kadir gecesi’nin ne olduğunu sana bildiren nedir? Kadir Gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.  Melekler ve ruh, onda Rablerinin izniyle her bir iş için inerler. Fecrin çıkışına kadar bir esenliktir “selâmdır” o.” Kadir Suresi-1-5

 

Kadir suresi’nde, Rabbimiz, kadir Gecesi’ni böyle beyan buyuruyor.. Kur’ân-ı Kerimi Kadir Gecesi’nde indirdiğini beyan buyuran Rabbimiz, yegâne hayat düsturumuz Kur’ân-ı Kerim’i Ramazan ayında indirmiş olduğunu da beyan buyurmuştur: “Ramazan ayı… insanlar için hidayet olan ve değer yolu ve “hak ile batılı birbirinden” ayıran apaçık belgeleri “kapsayan” Kur’ân onda indirilmiştir…” Bakara Suresi-185

 

Diğer ayetlerde şöyle buyuruyor Rabbimiz: “Hâ, Mîm. Apaçık kitaba andolsun. Gerçekten Biz, onu mübarek bir gecede indirdik. Gerçekten Biz uyaranlarız. Ki onda “o gecede “ her hikmetli iş ayrılır.” Duhan Suresi-1-4

 

Ayet-i kerimelerden anlaşıldığı gibi Kur’an-ı Kerim, Ramazan ayında ve Kadir Gecesinde indirilmiştir…

 

Kadir kelimesinin mânâsı, “Hüküm vermek” demektir. Allah Teâlâ, o gecede bir yıl içerisinde olacak şeyler hakkında hüküm verdiği için bu geceye bu ad verilmiştir.

 

İbn Abbas(r.anhuma) dedi ki: Yüce Allah, dünya işlerini bir sonraki kadir Gecesi’ne kadar hayat, ölüm ya da rızık ile ilgili hususları muhkem olarak hükme bağlar.

 

Katâde Ebu Bekr ibnu’l Arabî ( rh.a.)dedi ki: İlim adamlarının çoğunluğu bu gecenin kadir Gecesi olduğunu söylemişlerdir. Onlardan bu gece, şaban’ın ortası gecesi olduğunu söyleyenler de vardır. Ancak bu yanlış bir görüştür. Çünkü yüce ALLAH, doğru ve kat’i olan kitabında: “O Ramazan ayı ki, onda Kur’an indirilmiştir.” Bakara 2/183 diye buyurarak, Kur’an’ın indirilmiş zamanın Ramazan ayında olduğunu açıkça ifâde etmiş, daha sonrada bu buyrukta: “Biz onu, mübarek bir gecede indirdik.” Duha Suresi-3 buyurmak suretiyle hangi gecede inmiş olduğunu tayin etmiştir.

 

Kim Kur’an’ın başka bir zamanda indiğini iddia edecek olursa, Allah’a karşı büyük bir iftirada bulunmuş olur.

 

Hakim ve ibnu Ebi şeybe Hassan ibnu Hureys tarikiyle said b. Cubeyir’den ibn Abbas (r.anhuma)’nın şöyle dediğini rivayet ederler: Kur’ân-ı Kerim, bütünüyle Levh-i mahfuzdadan dünya semâsındaki Beytu’l- izze’ye indi. Cebrail (a.s) ondan, peyderpey Rasulullah (s.a.s)’e indirdi.

 

Hakim, Beyhaki ve nesei, Davud b. Ebi Hind tarikiyle ikrime’den ibn Abbas (r.anhuma)’nın şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:  Kur’ân-ı Kerim, önce bir bütün olarak kadir Gecesi’nde dünya semâsına, bundan sonra yirmi sene boyunca parça parça inzali tamamlanmıştır.

 

Kur’an-ı kerim’in inmiş olduğu, Ramazan ayı içinde bulunan ve bin aydan hayırlı olan kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunu, yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s) bizlere beyan buyurmuştur.

 

İbn Abbas (r.anhuma )’nın rivayetiyle şöyle buyurmuştur Rasulullah (s.a.s): “Siz kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son onu içinde arayınız. Kadir Gecesisi, ya Ramazandan kalan dokuzuncu gecede, yahud kalan yedinci gecede, yahud kalan beşinci gecededir.”

 

Ümmül- Mü’minin Aişe (r.anha)’dan . Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurur: “Sizler kadir Gecesi’ni, Ramazan’ın son on günündeki tek gecelerde arayınız!.” Sahih-i Buhârî Kitabu salati’t Teravih, B.4, Hds.9.

 

Zır b.Hubaş (r.a.) anlatıyor: Ubeyy ibn ka’b (r.a.)’a sordum. Dedim ki: Kardeşin ibn Mes’ud! “kim bir yıl ibadetle kaim dursa, kadir Gecesi’ne rastlar” diyor.

 

Ubeyy (r.a.): O, insanların buna güvenmemelerini kastetmiştir. Yoksa kendisi bu gecenin Ramazan'da olduğuna, Ramazan’ın da son on gecesinde, o gecenin de yirmi yedinci gece olduğu pekâlâ bilir, dedi. Sonra bu gecenin yirmi yedinci gece olduğuna istisnasız yemin etti.

 

Ben: Ya Ebu’l- Munzir, bunu neye istinaden söylüyorsun? Dedim. Ubeyy (r.a): Alâmetine, yahud Rasulullah (s.a.s)’in bize haber verdiği nişana istinaden söylüyorum. O gecenin sabahında güneş, şuasız olarak doğacaktır, cevabını verdi. Sahih-i Müslim Kitabu’s Siyam, B.40, Hds.220.

 

Bin aydan daha hayırlı olan kadir Gecesi, Mübarek Ramazan ayının son on gününün tek gecelerinde aranması gerekir… Ubeyy ibn ka’b (r.a.)’ın beyanı ve ümmetin ulemâsının genel kabuluyla Ramazan Gecesi’nin doğru ve isabetli tesbiti gerekir…

 

Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğu meçhuldür. Ramazan ayında, ramazan ayının son on gecesinde veya son yedi gecesinde, ramazanın tek olan son on gecelerinde aranılması hususunda rivayetler vardır. Efendimiz (s.a.v.) son on gece îtikafa girer ve ev halkını da ibâdete teşvik ederdi. Kadir Gecesi’nin tam olarak bilinmemesinin pek çok hikmeti vardır. Müminler, bu sâyede tembellikten kurtulmakta ve Kadir Gecesi’ni yakalayabilme arzusuyla ramazan boyunca gecelerini değerlendirmektedirler.

 

Nitekim bizler, iki büyük kıymeti pek takdîr edememekteyiz. Birincisi en üstün varlık olan insan, ikincisi de zaman (hâssaten geceler). Bu yüzden: “Her geceni Kadir bil; her geçeni Hızır bil” demişler.

 

“Allah Teâlâ şu beş şeyi, beş şeyde gizlemiştir:

 

1- Rızâsını, taatlarda gizlemiştir.

 

2- Gazabını, ma’siyetlerde gizlemiştir.

 

3- Orta namazını, diğer namazlar arasında gizlemiştir.

 

4- Velî kulunu, halk arasında gizlemiştir.

 

5- Kadir Gecesi’ni, ramazan ayında gizlemiştir.”

 

Hayat düsturumuz Kur’an-ı Kerim’in inmiş olduğu Kadir Gecesi’nde melekler ve ruh, Allah’ın izniyle iner ve fecrin çıkışına kadar muvahhid mümin Müslümanları selamlar. Bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesi’nde mümin müslümanların uyanık olup geceyi ibadetle geçirmelidirler.

 

Ebu Hüreyre’ın (r.a.) rivayetiyle Rasülüllah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Her kim imanından dolayı ve ecrini yalnız Allah’dan umarak Kadir Gecesi’ni taatle geçirirse, onun lehine, geçmiş günahları mağfiret olunur.” Sahih-i Buhârî Kitabul iman B.25, Hds.28

 

İmam Nevevi (r.a.) şöyle diyor : Kefaret mahiyetinde olan ibadetler, günahlar ile karşılaştığı zaman eğer bu günahlar küçükseler, onları siler götürür ve şayet büyükseler, o zaman onları hafifletir. İzale edeceği veya hafifleteceği bir günah bulunmadığı taktirde, sahibinin derecesini ve cennetteki makamını yükseltir.

 

Bu hadisin şerhinde şöyle denilmiştir: “ Kadir Gecesi hakındaki sevaba nail olmak için ulemadan bazılarına göre bütün geceyi ibadet ve taatle ihya etmek şart değildir.yatsının farzını kılmak bile o geceye va’d buyrulan sevaba nail olmaya kafidir.fakat zahire bakılırsa, o gecenin sevabına nail olabilmek için bütün geceyi ibadetle ihya etmek şarttır. Bir günün yalnız bir kısmında veya o günün ekserisinde oruç tutmakla bir kimse oruç tutmuş sayılamıyacağı gibi, kadir gecesinin bir kısmında ibadet yapmakla dahi o gece ihyâ edilmiş sayılamaz.

 

Mü’minlerin annesi Aişe (r’anha) anlatıyor: Ya Rasulullah, kadir gecesi’ne rastlarsam ne dua edeceğim bana bildir, diye talebde bulunmuş.

 

Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah’ım, şüphesiz sen affedicisin affetmeyi seversin. Beni affet, dersin.”

 

Hz. Mevlâna: “Ey genç! Ne bütün geceler Kadir’dir, ne bütün geceler ondan hâlidir.” der. Âşıklar için Kadir Gecesi, sevgiliye (yüce Rabb’e) yakınlık hazzının duyulduğu gecedir.

 

Gönül erbâbına, velîlere, müminler arasından Allah Teâlâ’nın murad ettiği tâat ehline Kadir Gecesi hayret verici pek çok şeyler ihsân edilir. Bunlar, o zâtların hallerine, kısmetlerine, azîz ve celîl olan Allah’a yakınlık derecelerine göre farklı farklı tecelli eder. Kadir Gecesi’nin farkına varan kimsenin bunu gizlemesi sünnettir

 

Kadir Gecesi’ni Nasıl Değerlendirmeli?

 

Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Yatsı namazını cemaatle kılan kimse, gece yarısına kadar namaz kılmış gibidir. Sabah namazını cemaatle kılan kimse ise bütün gece namaz kılmış gibidir.” Yine Efendimiz (s.a.v.)’in; “Kadir Gecesi’nde, yatsı namazında cemaatte hazır bulunanın, ondan hissesini alacağı” ve “Ramazan ayı çıkıncaya kadar, akşam ve yatsı namazlarını cemaat ile kılanın, Kadir Gecesi’nden çok hisse alacağı” müjdeleri de göz önünde bulundurulursa, en azından ramazan ayında sabah, akşam ve yatsı namazlarını cemaatle kılmanın ne büyük bir manevi kazanç olduğu anlaşılır.

 

Bu gecelerde, günahlarımızın affı için dua etmeliyiz. Özellikle “Allah’ım! Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin. Beni de affet.” diye dua etmeliyiz. Bu gece en makbul amel dua ile Kur’an kıraatidir. Efendimiz (s.a.v.) bu gece dua eder, tertîl üzere Kur’an okur, tefekkür eder ve namaz kılardı. Bizler de bu amellerle ve istiğfar ile geceyi değerlendirebiliriz.

 

Eskiden Kadir Gecesi’nde, oyun ve eğlence yerleri kapatılır ve büyük camiler sabaha kadar açık olur, müminlerle dolup taşardı. İnsanlar birbirlerine, “Gecen Kadir, gündüzün bayram olsun!” diye dua ederlerdi.

derleme: FecrGrup

RAMAZANNAME 24

6/10/2007

RESULULLAHIN SON SÖZLERİ

 

Resul-i Ekrem (a.s.m.) kendinden geçip baygınlık geçirdiği sırada da (bilinçsiz bir şekilde), sanki “Hangisini tercih ediyorsun?” diye bir soru sorulmuş gibi, “Hayır, Refik-i Â’lâ’yı  (Yüce Dostu) istiyorum” buyurmuştu.

Dili açıldığı ve baygınlığı geçtiği vakit kadınlara döndü:

Namaz, namaz; zira siz namaza devam ettiğiniz müddetçe dine bağlısınız. Onun için hepiniz namaza devam ediniz, buyurdu ve “namaz, namaz” diye diye ruhunu teslim etti
.

 

          Namazı Yaşayanar/Said Demirtaş/Nesil Yayınları

RAMAZANNAME 23

5/10/2007

                                  arınma

Hadesten taharet

yani manevi kirlerden arınma...
Abdest, gusül bunu sağlıyor insana...
Bu bir kalbi arınma iradesi-isteği öncelikle...
Abdest, görünür bir kiri temizlemiyor üzerimizden...
Kalbi bir hazırlık yapıyor:
Oraya, Huzura kalbde bir kir varmı, ona bakılmadan gidilmez, demek bu
Kir, Rasulullah Efendimizin ifadeleri ile "kalpdeki günah kalıntısı" demek...
Demek, Huzura çıkmadan önce, en azından kalbdeki günah kalıntılarından arınma (tevbe) iradesi oluşacak...
"Rabbim, günde beş kere Huzuruna çıkıyorum ve yüreğim kapkara" diye diye kaç kere çıkabiliriz Rabbimizin Huzuruna? Abdest alırken sular, yüreğimize yüreğimize akmalı onun için...
Ve manevi kirlerden arınmış olmak anlamına "abdestli olmak" zaman içinde bir hayat tarzına dönüşmeli
İslamı aşkla yaşamak - Ahmet Taşgetiren

DUYDUNUZMU?

O SİZİ

TERTEMİZ AK PAK ARI DURU KILMAK VE ÜZERİNİZDEKİ NİMETİNİ TAMAMLAMAK İSTİYOR

 

YA SİZ?

YA SİZ DE GERÇEKTEN TERTEMİZ OLMAK İSTİYORMUSUNUZ?

NİYETİNİZ TERTEMİZ OLMAK MI?

NİYET ETTİNİZ Mİ ABDEST ALMAYA?

 

 

     TAMAM!... OLSUN!...

 

HER ABDEST BİR DEVRİM OLSUN İÇİMİZDE


HER ABDEST BİR EVRİM OLSUN


HER ABDEST BİR DİRİLİŞ OLSUN

 

HER ABDEST BİR DURULUŞ OLSUN

 

HER ABDEST YENİ BİR KURULUŞ OLSUN


HER ABDEST YENİ BİR DURUŞ OLSUN


HER ABDEST RABBİN KAPISINA YENİ BİR VURUŞ OLSUN


HER ABDEST NEFSİMİZE BİR SORUŞ OLSUN


GÜNAHLAR SOLSUN


RABBİMİN NİMETİ TAMAM OLSUN

 

 

KIL BENİ EY ABDEST

 

BİR AYET

 

“Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz, iyice yıkanarak temizlenin. Hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya biriniz abdest bozmaktan (def-i hacetten) gelir veya kadınlara dokunur (cinsel ilişkide bulunur) da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin. Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin (Teyemmüm edin). Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat O, sizi tertemiz kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.”
(Mâide sûresi 5/6)

 


BİR HADİS
“Bir müslüman (veya mü’min) abdest aldığı zaman, yüzünü yıkarken gözleriyle işlediği günahlar abdest suyu (veya suyun son damlası) ile dökülür gider. Ellerini yıkadığında elleri ile işlediği günahlar abdest suyu (veya suyun son damlası) ile dökülür (öyle ki kişi bütün günahlardan arınır ve tertemiz olur). Ayaklarını yıkadığında da, ayaklarıyla işlediği günahları abdest suyu (veya suyun son damlaları) ile akıp gider. Nihayet o müslüman günahlarından
tamamıyla arınmış olur.”
(Müslim, Tahâret 32)

 

Ayette

O, sizi tertemiz kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Diyor.

Allahın abdest denen nimetinin FARKINDAMIYIZ?

Allahın tertemizlik diye nitelendirdiği Allahın bu büyük nimetinin ŞUURUNDAMIYIZ.

Kuran bize ne söylüyor? DÜŞÜNÜYORMUYUZ?

Kuran bize Allahın isteğinin bizi tertemiz yapmak olduğunu söylüyor.DUYUYORMUYUZ?

Allahın bu isteğini ANLIYORMUYUZ?

 

PEKİ YA ABDESTİMİZ BİZE NE SÖYLÜYOR?

Abdestli iken ve Abdestsiz iken içimizde bir fark HİSSEDİYORMUYUZ?

Aldığımız abdest bizi manevi pisliklerden temizliyormu? TEMİZLENİYORMUYUZ?

 

ABDESTİN SİZİ TEMİZLEDİĞİNİ, TEMİZLENDİĞİNİZİ HİSSEDİYORMUSUNUZ?

 

Abdestiniz OLDU MU? Gerçekten Abdest ALDINIZ MI?

Abdeste dururken NİYETİNİZ DE BU MU İDİ?

NİYETİNİZ RABBİNİZİN SİZİ TERTEMİZ KILMASI VE ÜZERİNİZDEKİ NİMETİNİ TAMAMLAMASI MI İDİ?

ABDESTİNİZ İLE NİYETİNİZ UYUŞUYORMU?

ABDESTİN SONUNDA NİYET ETTİĞİNİZ GİBİMİSİNİZ?

 

Hani bir Ayet var “ Ne dediğinizi bilinceye kadar sarhoşken namaza yaklaşmayınız”

 

PEKİ YA ABDESTE NİYETLENİRKEN NE DEDİĞİMİZİ BİLİYORMUYUZ?

Yoksa Abdestimizi SARHOŞ iken BAŞIMIZ BİR HOŞ iken DÜŞÜNCELERİMİZ kuruntular, hayaller, planlar, dedikodular, hatta günahlar arasında dolaşırken mi alıyoruz?

 

Hani hep namazda GAFİL olmaktan bahsedilir ya

Abdestte GAFİL mi avlanıyoruz yoksa?

Hani o tuzaklar kuran, kulaklara fısıldayan, Allahın o sizin düşmanınızdır sizde onu düşman edinin dediği, Allahın bizi temizlemesini ve üzerimizdeki nimetinin tamamlamasını istemeyen sinsi şeytan bizi FENA BİR ŞEKİLDE GAFİL Mİ avlıyor?

Yüzümüze çarptığımız su bile bizi gafletten uyandıramıyor mu?

 

 

 

Hani hep derler ya

Abdest namazın ön hazırlığıdır diye

OLDU MU?

TAMAM MI?

HAZIRMIYIZ NAMAZA?

HUZURA DURMAYA VE HUZUR ALMAYA?

 

Eğer hazırsanız…

Eğer............ Hazır ..........iseniz

ALLAH ÜZERİNİZDEKİ NİMETİNİ TAMAMLAYACAKTIR!...

 

RABBİMİZ BİZİ ABDESTLE TERTEMİZ KILMAK İSTER

 

KIL BENİ EY ABDEST…

TERTEMİZ KIL…

 

RABBİM ÜZERİMDEKİ NİMETİNİ TAMAM KIL…

                                                          AMİN!

 

ABDEST VERMEK


“Abdest vermek” ibaresi, kusurundan ötürü birini sert sözlerle azarlamak, tevbih veya tekdir etmek, iyice darılarak haşlamak manasına eski bir deyim. İyi de muhatabı üzmeyi göze alan böyle bir sertliğin abdestle ne alâkası var?
Abdest, maddi olmaktan ziyade hükmî bir temizlik. Abdest almayı icap ettiren halleri hatırlayın. Hatta namaz, tavaf, tilavet secdesi, Kur’an-ı Kerim’e dokunma gibi, Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkmayı, O’nunla mülâki olmayı ifade eden ibadet ve hallerde şart koşulmasından hareketle, abdest aynı zamanda manevi bir temizliktir, demek mümkün. Bu meyanda bir Hadis-i Şerif’te “zahmetine rağmen abdesti tam almak”, Allah Tealâ’nın “hatalarımızı silmesi”nin ve “derecelerimizi yükseltmesi”nin vesileleri arasında sayılmıştır.

Malum, “abdest” kelimesi Farsçadır; ayet ve hadislerde geçmez. Arapçada abdeste “vudû’” derler ki temizlik yanında “güzellik” manâsını da taşır. Kur’an-ı Kerim’de ise “taharet” kelimesi vardır. Taharet, maddi temizlik kadar, mesela Efendimiz s.a.v.’in mezar-ı şeriflerinin bulunduğu mekanı adlandırırken kullandığımız Ravza-i Mutahhera terkibinde görüldüğü üzere, “manevi temizlik” manâsına da gelir. Hülasa “abdest” sadece maddi bir temizlikten ibaret değildir. Aynı zamanda hükmî ve manevi bir arınma demektir. Bu sebepledir ki Rasulullah s.a.v. müminleri devamlı abdestli bulunmaya teşvik etmiştir.

Deyimler neler demiyor ki

Yazının başlığındaki “abdest vermek” ibaresi, kusurundan ötürü birini sert sözlerle azarlamak, tevbih veya tekdir etmek, iyice darılarak haşlamak manasına eski bir deyim. İyi de muhatabı üzmeyi göze alan böyle bir sertliğin abdestle ne alâkası var? Yukardaki girizgâhla “abdest vermek” tabiri arasında nasıl bir münasebet kuracağız? Hilm ve şefkatle muameleyi esas alan bir dinin müntesipleri hışım ihtiva eden bir tavrı, üstelik abdestle nasıl telif ediyor?

Bizler deyimlerin hangi hali yansıttığını bilmekle yetinir, neden böyle bir temsil yoluna gidildiğinin peşine düşmeyiz. Halbuki bugün unuttuğumuz birçok tabir medeniyet inşa eden eski bir anlayışa dair ipuçları taşır bakıp görebilenler için. Bu kalıplaşmış ifadeler, beşerî bir tavrı, bir durumu, bir muameleyi, benzer bir tablo ile müşahhaslaştırarak daha tesirli, daha kolay anlatmak maksadı yanında, arka planındaki kabullerle de önemli ve değerlidir.

Mesela insanların farklılığını anlatmak üzere kullanılan “Beş parmağın beşi bir değil” deyimi, farklılık yahut benzemezliklerin en yakın insanlar arasında bile olabileceğini, yaradılıştan geldiği için buna rıza gösterilmesini, hatta el bu beş parmakla iş görebildiğine göre farklılıkların verimlilik açısından gerekliliğini anlatır. Deyimin temelinde, fıtrî farklılıkları tabii görmekten öte avantaj kabul eden, dolayısıyla onları ortadan kaldırmayı düşünmeyen bir zihniyet vardır. Bunun gibi, “eli kulağında” deyimi, “bir şeyin vukuuna az kaldığını, çok kısa bir zaman sonra gerçekleşeceğini” anlatmakla kalmaz, bu deyimi kullanan milletin ezanı takipteki hassasiyetini ve gündelik hayatını namaz vakitlerine göre düzenlediğini de ihsas eder. “Eli kulağında” tabiri, müezzinlerin ezan okumaya başlamadan önce, seslerinin iç kulaktaki yankısını kontrol maksadıyla ellerini kulaklarına götürmekten mecazdır, bilindiği üzere.

Nush ile uslanmayınca

Eski deyimlerimizin bilinen manâlarına ilaveten yedeğindeki inceliklere dikkat çekmek üzere, “abdest vermek” veya “abdestini vermek” şeklinde kullanılan bu tabirin derinliklerindeki anlayışı birlikte tahlile çalışalım. Halk arasında “paylamak” şeklinde de söylendiğine göre, müstehak olanı hak ettiğiyle paylamak; abdest almayana, abdestsizlikte ısrar edene abdestini vermek adaletin icabıdır, meşrudur. Fakat abdest almak gibi bunun da maksadına, usûl ve erkânına, hangi şartlarda kime ve nasıl verileceği hususlarına riayet gerekir.

Ziya Paşa’nın meşhur “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdîr / Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötekdir” beytinden de anlaşıldığı gibi “tekdir”, münkerattan men için nush ile tazir, yani öğüt ile cezalandırma arasında bir terbiye metodudur. Ancak zaruret halinde ve netice alınabileceğine kanaat getirilirse müracaat edilir. Azarlayıp paylamanın “abdest” olarak nitelenmesi, tekdir edenin yahut abdest verenin, hata ve günah işleyen muhatabı arındırma maksadına işarettir. Zira abdest “hadesten taharet”tir. Dinen çirkin görülen bütün işler, münker sayılan bütün fiiller ve bid’atler de insanı kirleten birer “hades”tir. Kaldı ki emir bi’l-marûf ve nehiy an’il-münker, yani iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırmak farz-ı kifayedir.

Şahit olduğumuz bir yanlışından dolayı din kardeşlerimizi ikaz etmemenin vebali vardır. Ebu Hureyre r.a.’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü kişiyi tanımadığı biri yakalar ve der ki: Sen beni hata ve münker işlerken görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!” İşte bu sebeple tarihteki birçok İslâm devletinde ikaz ve hüsn-i tedbir için “hisbe” teşkilatları kurulmuş; kendilerine “muhtesip” denilen ve belli şartları taşıyan vazifeliler, insanları gerektiğinde tekdir yoluyla yanlışlarından men etmeye çalışmışlardır.

Abdest nasıl verilir?

Buraya kadar anlattıklarımızdan, en küçük bir kusurunda dahi karşımızdakini sert sözlerle rencide edebileceğimiz ruhsatı çıkarılmasın. Fıkıh kaynaklarında muhtesiplerin münkerattan men etmek üzere yapacağı işlemlerin mutlaka uyulması gereken bir sırası vardır. Evvela işlenen fiilin gayr-i meşru olduğunu lütuf ve mülayemetle anlatıp; bilmediğini farz ederek doğrusunu izah edecektir. Bundan sonra, yanlışlığını öğrendiği halde muhatabı o fiilde ısrar ediyorsa nasihatte bulunacaktır. Bu da fayda vermezse eğer, söz ile haşin davranmak ve ağır konuşmak gerekebilir ki, mevzu ettiğimiz deyim işin bu safhasını karşılar.

Sert konuşmak; sövüp saymak, yalan-yanlış ithamlarda bulunmak değildir elbette. Geleneğimizde tekdir metodu daha ziyade karşıdakini tenhada yüzüne karşı techil etmek, yani cehaletini ve ahmaklığını dile getirmek tarzındadır. Bunda yalan ve yanlış yoktur; çünkü günahta ısrar cehalete, ahmaklığa delalettir. Hz. İbrahim a.s.’ın kavmini tekdir için sarf ettiği, “Size de, Allah’ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” sözleri (Enbiya, 67) bu husustaki üslup ölçüsünü verir.

Buna rağmen tatlılıkla telkinde bulunmanın şayan-ı tercih olduğunu, illa tekdir gerekiyorsa sözü fazla uzatmamanın tavsiye edildiğini hatırlatalım. Hatta bu gibi ağır sözlerin fayda vermeyeceğine dair bir kanaatimiz varsa, hiç konuşmamanın, buğz ettiğimizi davranışlarımızla göstermenin daha doğru olacağı söylenmiştir.

Bu ölçüleri gözetmek kaydıyla masiyet sayılmayan münkerlerden men etmek için de tekdir meşrudur. Malum, münker masiyetten daha şümullüdür. Mesela çocukların veya delilerin bazı uygunsuz davranışları günah sayılmaz ama sakındırılması gereken birer münker olabilir. Öte yandan her hata da masiyet değildir.

Maksat arındırmak ise

Kişi önce nefsinin abdestini vermelidir. İnsanın nehyettiği şeyi yapmaması, hem münkeratı nehyetme salahiyetinin hem de o sakındırmadan netice alabilmenin şartlarındandır. Nefsin abdestine daha ziyade “tezkiye” tabir edilir ki, bu da “temizleme, temize çıkarma” demektir.

Saniyen, mesuliyeti altında bulunanlara, evlad ü ıyaline, talebesine, maiyetine, hal icap ettiriyorsa abdest verebilir. Tekdiri gerektiren halin, izah ve nasihata rağmen münkerden kaçınmamanın yol açtığı bir kirlilik olduğunu söylemiştik. Sert sözlerle kınamak, ayıplamak, hatta bazen ağır ifadelerle incitmek; muhatabı manevi kirlerinden arındırmak, onu Allah Tealâ’nın huzuruna çıkabilecek evsaf ve kıvama getirmek içindir.

Bu sebeple maksadı bakımından “nasihat” ile “tekdir” arasında fark yoktur. Zira “bir kimseye kalbini yumuşatacak, onu iyiliğe sevk edecek surette söz söyleme“ manasına kullandığımız “nasihat” yahut “nush” kelimeleri de kök itibariyle “temizleme, saflaştırma” demektir. Mesela “tevbe-i nasuh” terkibindeki “nasuh” aynı köktendir; tevbedeki halisâneliği, saflığı, samimiyeti ifade eder.

Netice itibariyle nasihat de tekdir de te’dib etmenin iki vasıtasıdır. Aslında “edeblendirme, terbiye, güzel ahlâk ve davranışlarla teçhiz” manâsına “te’dib”in zaman içinde “muaheze, sert bir üslupla haddini bildirme” manasını da kazanmış olması, terbiyede tekdire de müracaat edilebileceğine, hatta bazen bunun gerekliliğine işarettir.

Eskiler madem ki azarlayarak, muaheze ederek, paylayarak yapılan bu işe “abdest vermek” demiş ve böylece bunu bir arındırma ameliyesi olarak görmüştür; o halde muhatabın iyiliğini, ebedi saadetini esas almışlardır. Belki “abdest vermek” deyiminin en mühim inceliği buradadır. Tenakuz gibi görünse de abdest vermek kinin, düşmanlığın, gayzın değil, muhabbetin tezahürüdür. Nefsanî bir öfkeyle bağırıp çağırmakla, haklı sebeplere dayansak bile abdest vermiş olmayız.

Tekdir ettiğimiz insanı sevmiyorsak tathir de edemeyiz. Eskilerin faikiyeti burada. Bizim bu kadar sözle izaha çabaladığımız şeyi onlar iki kelimeyle, “abdest vermek” diyerek anlatıvermiş.



Ali YURTGEZEN

Semerkand Dergisi

RAMAZANNAME 22

4/10/2007

SULARI KUŞANMAK (senai demirci)




Suya vardığında, aslında ateşi kucaklamaya gidiyorsun.

Zira suyun aslı ateştir.

Suyun yapıtaşlarından biri yakar, biri yanar.

Yakan ile yananın bir araya geldiği yere elini hiç endişesiz değdiriyorsan, ateşin ortasından sana serinlik lûtfeden Rabbinin takdirine güveniyorsun demektir.

Bil ki, ateşi sana serinlik eyleyen, senin için suyu da paklık vesilesi eyliyor.

O’na kul olmazsan yeryüzünde hiçbir su aklamaz seni.

Suya vardığında, aslında avucuna gökleri sığdırıyorsun.
Zira su sana indirilir.


Sana indirilen senin erişemeyeceğin yerde demektir.

Göklerde bulutlara bindirilen,

rüzgârların önü sıra gezdirilen,

yağmurlardan damla damla süzülen,

ince ince alnına değdirilen

lûtufla tanışıyorsun şimdi.

Host unlimited photos at slide.com for FREE!

Sana hiç erişemeyeceğin yerden nimetler indiren Rabbin, her şeyin gelip geçtiği, her bulduğunun bitip tükendiği, her güzelin bırakıp terk ettiği yerde, sana sonsuzluk çağrısı yapıyor.

Eline dokunan su, tenini serinletmekle kalmıyor, sonsuz sevdalar yüklü kalbine teselliler yağdırıyor.

Abdeste hazırlanıyorsun.

Gövdeni kutlu bir paklığın gölgesine çekiyorsun.

Sanki Leylâ vurgunu bir Mecnun gibi çölde suya kanıyorsun.

Şadırvanda su şakırtısı bir vaha serinliği değil mi sana?


Abdeste niyetleniyorsun.

Kalbini Sevgililer Sevgilisi’nin [sas] kalbine yanaştırıyorsun. Suların bile yolunda akarak paklandığı Sevgili’nin [sas] yolunda akıyorsun. Resûl’ün [sas] pak niyetine dudağını değdirerek, suyun serinliği ile değil, rahmetle ıslanıyorsun.


İşte abdeste başlıyorsun.

Önce ellerini yıkıyorsun.

“Terk-i dünya ile yıka ellerini!”



Ellerinle biriktirdiklerinden yu kendini... Varlığının suların akışı gibi gelip gittiğini bil evvelâ. Eline avucuna sığan bir şey yok şu fani dünyada. Parmakların arasından kayıp gidiyor sevdiklerin ve biriktirdiklerin. Ne onlar sana kalıyor, ne sen onlara kalıyorsun. Bunu bil ki, eline değen abdest suyuyla, elini şerden çek; hayra yanaştır. Elini fani olanlardan çevir; sonsuza eriştir. Elinle ettiklerinden tövbe et. Dünyanın kirini avuçlarından akıt.

“Anmakla yıka dilini, damağını ve dudağını!”

Yalanı yıka ağzından. Boş sözden arındır dilini damağını. Tattıklarının su gibi gelip geçtiğini bil. Dudağına suyu değdiren Rabbindir. Dudağını dudağına dokunduran Rabbinin rahmetidir. Dudağının dudağına değmesi, billûr sulardan daha serindir. Suyu sana verdiği gibi suya hasret dudağı da veren O’dur. Suyun paklığını damağına değdirirken, Rabbini anmakla tatlandır ağzını. Dilini suyla serinletirken, yalan ve gıybetin, boş söz ve lakırdının tortularını da yak!

“Kibirden arınmakla temizle burnunu!”

Ne efsunkârdır güzel koku! Burnunun dikine gidenleri bile ardı sıra sürükler. Uzakta kalmış hatıralar, unutulmuş bahçeler ince bir kokuyla hatırlanır hemen. Burnuna değen su, cennetin kokusunu hatırlatsın sana. Burnuna çektiğin su, gülleri gül eyleyen Muhammed’in [sas] gül kokusuna yanaştırsın seni.

“Yüzünü hayâ ile temizle!”

Yüzün ki varlığının odağıdır, ruhunun billûr âyinesidir; abdest niyetiyle yüzüne değen su seni Rabbinin vechine yönlendirir. Abdeste niyet, yüzünü Allah’a teslim etmek gibidir. “Ben O’nu görmesem de, O beni görüyor!” diyenlerin işidir abdest. Kimsenin görmediği yerde, kimsenin bilmediği kuytularda, kimsenin tanık olmadığı yalnızlıklarda, sırf O’nu razı etmek için yüzünün her noktasında suların serinliğini hisseden, yüzünün her noktasını Rabbinin nazarına tutar; Rabbine teslim eder. Yüzünden sular süzülürken, sen de O’na bakarmışçasına hayânı kuşan. O’nun nazarında olduğunu bil ki, aynalardan utanma. O’nun seni gördüğünü bilerek yaşa ki, kendini kendine mahcup etme. Yüzündeki serinliği O’nun seni bildiğine tanık bil ki, başkalarını razı etme telaşından kurtar kendini. Yüzünü Rabbine teslim et.

“Kollarını tevekkül ile yıka!”

Yapıp ettiklerini kendinden bilme. Elini işlere eriştiren de, işlerini sonuca ulaştıran da Rabbindir. Tembellik edip elini işten çekme; çünkü tevekkül sana düşeni yapmanı gerektirir. Kibirlenip elinin işlere yettiğini de sanma; çünkü tevekkül elinden geleni yaptıktan sonrasını Rabbine havale etmeni gerektirir. Öyle yıka ki kollarını, tembellik de kibir de akıp gitsin parmak uçlarından.

“Kulaklarını söz dinlemekle ve sözün güzeline tâbi olmakla yıka!”

Dinlemek edebin de, öğrenmenin de başıdır. Kulağını hakka açmayan, dudağını hakka değdiremez. Dosta kulak vermeyen dost sahibi olamaz. Öyle yıka ki kulağını, boş söz ve yalandan, gıybet ve lakırdılardan temizle; güzeli duymaya ayarla. Çirkinliğe sağır ol.

“Ayaklarını O’ndan başkasından vazgeçmekle yıka!”

Nasılsa bir gün ayakların yerden kesilecek, adımların bitecek, bir adın kalacak yeryüzünde. İki ayağını birden yıkarken de, buraya geldiğini ama burada kalmayacağını hatırlat kendine. Sular ayaklarına değdikçe, bir yolcu edâsı dolsun yüzüne. Ayaklarını yerden kes; sırata değdir. Öylece at adımlarını. Düşmekten kork! Öylece yürü. Ateşten çekin! O’na razı ol ki, O da sana razı olsun.



abdest enerji takviyesi (a. hulusi)


ABDEST “Abdest” ismiyle tanımladığınız şey, sudaki bioelektrik enerjinin sinir sistemi vasıtasıyla beyne ulaşması ve enerji takviyesidir.

1-MADDİ ANLAMDA ABDEST

Suyla olur ya da toprağa teyemmüm ile...
ABDEST, TEMİZLİK İÇİN DEĞİL;
BEYNİN BİOELEKTRİK İHTİYACINI KARŞILAMAK İÇİNDİR!

Abdest nedir, nedendir? Bu soruya hemen herkesin vereceği cevap bellidir.
“Temizlik için!”
Ya...? Öyle mi?..
Eski deyişle “5 paralık aklı” olan biri, abdest almak temizlik gayesi ile getirilmiş bir hüküm olsa idi.
“Elini toprağa sür de sonra topraklı elinle suratını, kollarını sıvazla”; der mi idi? Gaye temizlik ise...
Siz karşınızdakine, “elini toprağa bula da sonra suratını sıvazla”; der misiniz?
Cevabınız elbette ki tek bir kelime değil mi? “Hayır!”
Peki öyle ise şimdi gene soralım...
Gaye temizlik değil ise, ne?

Nefesinizi tutun ve saatinize bakın.
Kaç saniye soluk olmadan durabileceksiniz? 1-2 dakikaya kadar uzanabiliyorsunuz değil mi?..
Peki denizin içine girip de nefesinizi tutarak kaç saniye durabiliyorsunuz suyun altında. 15-25 saniye civarında!
Peki bu aradaki fark neden?
Çünkü, suyun dışında iken bedeninizin tüm yüzey hücreleri lokal oksijen alım içide de ondan.
Oysa, suyun içinde iken bu yol kapanıyor ve sadece ciğerinizdeki oksijen ile başbaşa kalıyorsunuz.
İşte bu oksijen alımı meselesinde olduğu üzere, kolunuzu ya da yüzünüzü su ile sıvazladığınız zaman, sıvazlanan hücrelerden vücuda belli bir ölçüde elektrik takviyesi mevcuttur.
Yâni beyin, çalışması için gerekli elektriği kısa ve kolay yoldan bu şekilde temin etmiş olur.
Bunun için de şarıl şarıl akan suya hiç ihtiyaç yoktur!
Zira önemli olan o organlardaki hücrelerin suyla temas etmesidir. Fazlası zaten akar gider!
Yıkanmak ise gaye, kirden paklanmak ise fazla suya da ihtiyaç vardır. Ama abdest için yüzey hücrelerin ıslanması yeterli miktardır.

“SIK SIK YIKANIYORUZ,
ABDEST ALMAYA İHTİYAÇ YOK” DİYEBİLECEKLERE…

Ben sık sık yıkanıyorum, abdest almaya ihtiyacım yok, ya da böylece elektrik alıyorum bu bana yeter; diyebileceklere...
Arabaya benzini doldurdunuz ve olduğunuz yerde çalıştırıyorsunuz! Böylece nereye varırsınız ki?..
Elektriği yâni enerjiyi beyne verdiniz; peki bu enerjiyi ne yönde ve nasıl kullanıyorsunuz?..
Beyni, ruha ve ölüm ötesine dönük bir şekilde enerji üretmesi için elektrikle takviye etmek de mümkün…
Aldığınız bu elektriği tamamiyle geçici dünya zevkleri için tüketip, öbür yanda bu enerjiye en çok ihtiyaç duyacağınız yerde şaşa kalmak ve pişmanlık içinde azâb çekmek de mümkün!






TEYEMMÜM, BEYİNDE BASKI VE STRES OLUŞTURAN

STATİK ELEKTRİĞİN ATILMASIDIR!


Evet, suyla abdest böyle… Ya teyemmüm?..

Yâni elini toprağa sürüp sonra yüzüne ve sonra gene toprağa sürüp önce sağ ve sonra da sol koluna avucunu sürme! Üstelik elinin iç yarısını kolunun bir yanına sürerken, öbür yarısıyla kolunun dış yarısını sıvazlama. Yâni aynı yerin üstünden geçmeme!

Bu defa ben söylemeden siz cevabı açıklayıvereceksiniz:

“Topraktan elektrik alma! Sudaki elektriği bulamadığın anda topraktaki elektrik ile beyne yardımcı olma. Bünyedeki statik elektriği topraklama vs. vs.”

Evet, görülüyor ki, abdest olayında gaye temizlik değil, beynin elektrik ihtiyacının karşılanması söz konusu. Zaten, zaman zaman Resûl-i Ekrem'in bir bardak miktarı su ile bile abdest aldığından sözedilir ki, bu dahi olayın esasının temizlik gayesine mâtuf olmadığını işaret etmeye yeter.

Eğer dışardan suyu vücuda sürmek suretiyle elektrik enerjisi temini amacına mâtuf değilse abdest, acaba ne içindir?... bunu düşünmek gerekir.

Aynı şekilde “Teyemmüm” dediğimiz şey de vücutta statik elektriğin, beyin üzerinde büyük baskı ve stresi oluşturan statik elektriğin atılmasıdır. Yani “ibadet” denen bu çalışmaların herbiri, tamamen bilimsel birtakım gerçeklere, fiziksel, kimyasal birtakım “sistem gerekleri”ne dayalı şekilde önerilmiş çalışmalardır!

ABDESTİN AKABİNDE

NİÇİN NAMAZ KILINMASI ÖNERİLMİŞ?

Beynin ihtiyacı olan bu bioelektrik enerji, aldığımız gıdalardan uzun süren analiz metodlarıyla elde edilebildiği gibi; osmos yoluyla, hücresel çekim yoluyla da elde edilebilmekte! Siz, abdest aldığınız zaman suyu elinize sürersiniz... Abdest alırken illâ çok bol su olacak diye bir kayıt yoktur. Mühim olan suyun her kıl dibine temas edecek bir biçimde yani her hücreye temas edecek bir biçimde sürülmesidir. Bu “su” dediğimiz H2O yani enerji kütlesi, her hücrede bulunan sinir yoluyla doğruca kestirme yoldan enerji harcanmaksızın beyne ulaştırılır. Beynin bioelektrik enerji ihtiyacını kısa yoldan etmin etmek gayesiyle….

İşte bu birinci ana sebep dolayısıyla “abdest alma” dediğimiz olay meydana gelmiştir.

İşte bunun akabinde de, mümkünse abdest aldıktan sonra 2 rekât namaz kılın” veya “Allah’ı anın... Tesbih edin” denmesinin sebebi de, vücuda bu bioelektrik güç girdikten sonra hemen anında en iyi şekilde değerlendirebilme gayesine mâtuftur!

2-MÂNEVİ ANLAMDA ABDEST

”Abdest”, şirk oluşturan düşüncelerden arınmaktır!.

Duyularından ve organlarından sâdır olan fiillerden; yâni bunları kendi yarattığını sanıp kendine maletmekten arınmaktır.

Her şey bir hikmete dayalı olarak Hakk tarafından yaratılmaktadır; diyebilmektir! Ve hattâ, idrâk edemiyorsan eğer, “Hakk”ı “hikmet”le kayıtlamaktan dahi kaçınmaktır!

Abdestten bir mânâ da dünyaya ait beşeri değer kirlerinden arınmak suretiyle varlığın hakikatına yönelme anlamı taşıdığını da unutmayalım.

Ahmed Hulûsi

RAMAZANNAME 21

3/10/2007

ABDEST VE TÖVBE


ABDEST ALIRKEN İSTİĞFAR ETMEK


Tasavvuf büyüklerinden Hatem i Esam hz. Leri abdest alıyordu. Yakınındaki İsam bin Yusuf ise durmadan bir şeyler anlatıyor, söylediği şeylerin de tasdikini istiyordu. Hatem bir ara kızarak çıkıştı:



- Birazcık çeneni tut be kardeşim! Abdest alıyorum. Bak, abdestimi aldırmadan, yeniden başlamak zorunda kalıyorum. Dedi. İsam karşılık verdi

- Ben sana mani olmuyorum ki! Sadece bir meseleyi ifade ediyorum. Sen ise evet yahut hayır demekle iktifa edersin olur biter. Abdestte mani olacak durum neresinde bunun

Hatem şöyle cevap verdi:

—Kardeşim benim abdestim sizinki gibi sadece zahiri abdest değildir. Benim abdestim hem zahiri hem Batıni olmak üzere iki katlıdır. Ben tek katlı abdestle şimdiye kadar hiç namaz kılmadım. Tam otuz senedir namaz kılarım. Hepsinin abdesti de çift katlıdır.

İsam bin Yusuf çift katlı abdestten bir şey anlamamıştı:

—Anlat bakalım ey hatem şu abdestin ikinci katını? Biz namaz abdestini terk kat olarak biliyor, sadece abdest uzuvlarımızı yıkamakla abdest aldığımızı sanıyoruz. Seninki de aynı değil mi?

Hatem şöyle izah etti:

-Ben abdest azalarımı yıkarken, yıkadığım her azamla işlediğim günah ve kusurlara tövbe, istiğfar ederek yıkarım. Bu sebeple, abdestim bitinceye kadar gönlüm ve dilim bu tövbe ve istiğfarla meşgul olur. Başka konuşmaya imkan bulamam. Beni konuşmaya zorlayanlar ise ikinci abdestim saydığım bu tövbe ve istiğfarıma mani olurlar.

Hatem i Esam ikinci abdestini anlatırken şöyle devam etti:

—Abdestten sonra camiye doğru giderken kendimle münakaşaya tutuşurum. Nefsimle amansız bir kavgaya başlarım. Onun şiddetle arzu ettiği dünyevi şeyleri reddederim. Ben makam mevki, şöhret gibi cazip şeylerin aleyhinde bulunurken, o lehinde bulunur, mukavemet eder. Mutlaka bunların en üst seviyede olanına sahip olmam gerektiğini telkin eder, böylece namaza başlamam anına kadar geliriz. Namaz başlarken ilk tekbir için ellerimi kaldırdığımda dünyevi bütün işlerimi de arkama atmış sayarım kendimi. Sonra ayağımın altında sırat, sağımda cennet, solumda cehennem, arkamda da Azrail bekliyor şeklinde tasavvur ederim. Belki de bu namaz son namazım diye düşünürüm. Kibir ve gurura kapılmış benliğimi rükûa eğilince hırpalarım, secdeye baş koyunca da iyice yere sürterim. Sen misin kendini beğenen diyerek sustururum… İşte otuz senedir namazlarımı bu hava içinde kılmaya gayret ederim. Ancak böyle namazların abdestini de öyle iki katlı olarak alırım.

Bu geniş izahtan sonra İsam bin Yusuf derki:

-Ey Hatem bu abdest ve bu namaza ancak sen nail olursun. Senden başkaları bunu sadece bir gün kılabilir ikinci günü ise yine alışkanlıklarının akınına kapılıp giderler.



Şimdi düşünelim bizler namazlarımızı acaba mekanikleştirmiş halde miyiz? Yoksa her namazımız bizi miraca yükselten namaz olabiliyor mu?
 

Âşıkların abdesti ve namazı…




Âşıkların abdesti ve namazı…

Akşam namazı vaktinde herkes mumunu yakar, sofrasını kurar;
bense sevgilinin hayâline dalar, gamlara batar;
ağlayıp feryat etmeye koyulurum.
Gözyaşıyla abdest aldığımdan namazım da ateşli olur.
Bir ezan sesi geldimi, mescidimin kapısını yakar yandırır.
Hak kapısını nasıl çalayım? Ne el kaldı ne gönül!
Ey Mevlâm, eli de sen aldın, gönlü de sen;
bari bir aman ver bana!
And olsun Allah’a ki namazımı kılarım;
ama rükû tamamlandı mı, imam kim?
haberim bile olmaz.
Mevlâna (Gazel, VII, 263, 264)

abdest ibadet için en güzel kostümdür (f.gülen)



Abdest, ibadet için gereken en güzel kostümdür



İbadetlere mânen ve ruhen hazırlanmaya vesile olan ve onlardan azamî istifadeyi sağlayan abdest, özellikle namaz yolunda ilk tembih ve birinci hazırlıktır. Abdest her amel ve ibadet için değil, başta namaz olmak üzere bazı ibadetler için farz kılınmıştır.

Namaz kılmak, tilavet secdesi yapmak veya Kur'an-ı Kerim'i elle tutmak için abdestli olmak farzdır; Kabe'yi tavaf etmek için alınan abdest vacip; ezan okumak, kâmet getirmek ve din ilimlerini okuyup okutmak gibi maksatlarla abdest almak ise menduptur; yani, din kat'î olarak emredilmese de yapıldığında sevap kazanılan bir ameldir. Ayrıca, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (sallallahu aleyhi vesellem) her zaman abdestli olmaya itina gösterdiği ve abdest almadan hiçbir iş yapmadığı malumdur; bu itibarla da, Müslüman'ın sürekli abdestli bulunması sünnettir.

Evet abdest, namaz yolunda ilk ikaz ve birinci hazırlıktır. Ne var ki, onun istenilen semereyi verebilmesi insanın mülahazalarındaki derinliğe bağlıdır. Aslında insan, duygu ve düşüncelerindeki samimiyet ölçüsünde, yaptığı bütün işleri derinleştirebilir ve başından geçen her hadiseye bambaşka bir mahiyet kazandırabilir.

Eksiksiz abdest, günahlardan arındırır

Namazı daha derince duyabilmek için de henüz abdeste teşebbüs ederken aynı şekilde gönülden mülahazalarla dolu olmak gerekir. "Allah'ım, Senin huzuruna dünyevîliklerden arınmış bir insan olarak çıkmam için bana abdest kurnasını işaret ettin; bu işaret ve emrine binâen abdest alıyorum. Şayet, 'Namaza durmadan önce yedi defa deryaya dalman lazım' demiş olsaydın, ben onu da yapardım." deyip abdesti Cenâb-ı Hakk'ın emri olan bir vazife bilmek ve onu Allah Teâlâ'nın tayin ve tespit ettiği bir nevî ibadet kostümü şeklinde değerlendirmek icap eder. Çünkü, abdestin ne ifade ettiğini, nasıl bir temizliğe vesile olduğunu ve bizi misal âlemi itibariyle hangi hüviyete büründürüp nasıl güzelleştirdiğini sadece O bilir ve O görür. Bir de, O'nun izniyle mele-i âlânın sakinleri ve hafaza melekleri görürler. Dolayısıyla, Hazreti Rahman, "matlûp keyfiyet şudur" deyip bize emir buyurduğu temizlenme tarzı ne ise ve bizi nasıl görmek istiyorsa, onu o şekilde kabul edip uygulamak mü'min olmanın gereğidir. Abdestin va'd ettiklerine ulaşabilmenin ilk şartı da, ona her şeyden önce sırf Allah emrettiği için değer vermek ve maddî-manevî temizleyiciliğine inanıp onu dinin belirlediği esaslar çerçevesinde ele almaktır.

Abdestin manevî kir ve lekeleri de yuyup yıkayan bir temizleyici olduğunu vurgulayan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Bir mü'min abdest alırken yüzünü yıkayınca, gözüyle işlediği bütün günahlar yanaklarından damlayan o su ile -veya suyun son damlasıyla- dökülür gider; ellerini yıkayınca elleriyle yaptığı hataların vebali abdest suyuyla beraber düşer kaybolur; ayaklarını yıkayınca da harama yürümek suretiyle ayaklarının sebep olduğu bütün günahlar parmaklarının ucundan süzülen en son damlayla akıp tükenir. Böylece, eksiksiz abdest alan bir kul, günahlarından bütün bütün arınmış ve temizlenmiş olur." (Müslim, Taharet 32) Demek ki, sağdan-soldan üzerine bulaşan maddî kirleri temizleyen insan, abdest sayesinde, manevî lekelerden de arınmış, huzur-i Kibriyâ'ya en uygun ibadet kisvesine bürünmüş ve Hazreti Sultan'nın yüce dergahına çıkmaya tam hazırlanmış olur.

Diğer taraftan, namaza duracak insanın önce abdest kostümünü giyinmesi gerektiği gibi, kalbini ibadetin ruhundan uzaklaştırabilecek bütün meşgalelerden de âzâde olması icab eder. Onun içindir ki, insanın sıkıştığı bir durumda namaza durması çirkin görülmüştür. İnsan, evvela, atması gerekli olan şeyleri atmalı, ibadet turnikesine sadece ibadet duygusuyla girmeli ve kendisini meşgul edebilecek bütün menfi tesirlerden kurtularak namaza öyle durmalıdır. Zaten, fıkıh kitaplarında bu mesele ele alınırken hüküm kalbin meşgul olup olmamasına bağlanmış ve şayet insan tuvalete gitme ihtiyacı içinde ise onun namaza durması mekruh sayılmıştır. Çünkü, kalb ve zihin bir işle meşgulken diğer bir işe konsantre olamaz. Zihni bir ihtiyaca yoğunlaşan insanın ikinci bir meseleye teksîf-i himmet etmesi çok zor, hatta imkansızdır. Dolayısıyla, böyle bir ihtiyaçla meşgul olan kimsenin namazı şuurluca kılması, onun hakkını vermesi ve ibadetini derince duyması mümkün değildir. Dahası, öyle bir vaziyette namaza durmada, namaza hakaret de söz konusudur; zira o, hemen geçiştiriliverecek kadar basit bir iş değildir. Namaz, hemen aradan çıkarılıversin diye değil, hem o anı nurlandırsın hem de bütün hayatı aydınlatsın diye vardır. Bütün bu hususlardan dolayıdır ki, Vehbe Zühaylî gibi bazı fıkıhçılar, abdeste niyetin daha ıtrahâta gidilirken yapılmasını uygun bulmuşlardır. Çünkü, böyle bir niyet sayesinde, huzur-u kalble namaz kılmak için yapılan bütün ön hazırlıklar ibadet kategorisinde değerlendirilir; abdest öncesi hazırlıklardan başlayıp namaza durma anına kadar geçen her merhale insana sevap kazandırır.

İbadet havasına bürünme ve namaza konsantre olma açısından da abdest çok önemlidir. Ne havanın soğukluğu ne de sıcaklığı, bir mü'minin tastamam abdest almasına mani değildir. Şartlar nasıl olursa olsun, o bir yolunu bulur ve miraca yükselecek bir yolcu edasıyla maddî-manevî temizliğe koyulur. Daha ellerini suyun altına götürürken, çoktan Rabbin mehafet ve mehabeti altında bir ibadeti eda ediyor olma havasına girer ve dünyaya ait fuzûlî sözleri terk eder. Sonra da, her uzvunu yıkayışıyla biraz daha mesafe alır, farklı bir aydınlık idrak eder ve daha ayrı bir canlılığa erer.. abdest esnasında okunan duâları bilir ve zikrederse ya da onların ihtiva ettiği manaları zihninden geçirip bir de o yüce duygularla Cenâb-ı Hakk'a yönelirse, işte o zaman bütün bütün ruhânîleşir ve bambaşka bir metafizik gerilim içine girer.


ÖZETLE
1- İbadetlere mânen ve ruhen hazırlanmaya vesile olan ve onlardan azamî istifadeyi sağlayan abdest, özellikle namaz yolunda ilk tembih ve birinci hazırlıktır.

2- Abdestin va'd ettiklerine ulaşabilmenin ilk şartı, ona sırf Allah emrettiği için değer vermek ve maddî-manevî temizleyiciliğine inanıp onu dinin belirlediği esaslar içinde ele almaktır.

3- Namaza duracak insanın önce abdest kostümünü giyinme-si gerektiği gibi, kalbini ibadetin ruhundan uzaklaştırabilecek bütün meşgalelerden de âzâde olması icab eder.

 

NAMAZ İNSANI KILAR
NAMAZLA İNSAN KILINMAK İSTİYORSAK EĞER
ÖNCEDEN BİZDE İNSAN KILINMA İSTEĞİ BİLİNCİ VAR
PEKİ İNSAN KILINMA BİLİNCİ NEREDE DOĞAR?
 
İNSAN KILINMA BİLİNCİ ABDESTTE DOĞAR

neye niyet neye kısmet değil


Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'in şu mübarek sözleri bu hakikati özetler:

"Allah sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz. O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim, İbn Mace)

"Ameller, niyetlere göre değer kazanır." (Buharî)

Evet, ibadetlerimizde ve işlerimizde öncelikle dikkat etmemiz gereken, gönlümüz ve niyetimizdir.

Fakat bu, şeklî şartların veya dış görünüşün hiçbir önemi olmadığı anlamına asla gelmez.

İnsan olarak dış görünüşe kolayca mağlup oluruz, şeklî şartları yerine getirmeyi asıl gaye haline getirebiliriz.

Yüce Mevlâ, böyle bir zaafa düşmememiz için ibadetlerimizde ve yaşayışımızda mananın önemli olduğunu bize bildiriyor.

Bundan sonra şeklî şartlara da riayet etmemizi istiyor.

EVET ŞİMDİ SORU GELİYOR
NİYET ETTİM ABDESTE DİYORUZ DA
ABDEST ALIRKEN NEYE NİYET EDİYORUZ?
EL-YÜZ YUĞMAYAMI? SERİNLEMEYEMİ?
KALBİ,RUHİ,DÜŞÜNSEL ARINMAYAMI?
EL,YÜZ,DİRSEKLERE KADAR KOL, AYAKLAR YIKANIYOR
BAŞ MESH EDİLİYOR
ŞEKİL YERİNDE
YA MANA?
YA ASIL GAYE?
YA RUH TEMİZLİĞİ OLAN TEVBE
KALBİMİZ İKİ NAMAZ ARASINDAKİ GÜNAHLARA NASIL BAKIYOR
PİŞMANMI? UMURSAMIYORMU?
ELİMİZİ YIKARKEN ELİMİZLE İŞLEDİKLERİMİZİ DE YIKIYORMUYUZ?
ABDEST DENEN GÜNAHI,KİRİ SİLİP SÜPÜREN NEHİR AKIP DURURKEN
BİZ NEHRİN ORTASINA GİRİPDE YIKANIYORMUYUZ
YOKSA KENARINDAN ELLERİMİZİMİ ISLATIYORUZ?
ELLERİMİZE ABDEST SUYUMU BULAŞIYOR?
ABDESTMİ ALIYORUZ?

 
ip bazında sayfa bazında
ZİYARETÇİ DEFTERİ

Blogcu ile yapıldı