40 ayet 40 tefekkür - bugün cuma

22/8/2008

ÖNSÖZ

Yaşadığımız zamanlar uzun bir gece yürüyüşü gibi geliyor bana. Hepimiz korkuyoruz. Zifiri karanlıklar, bu çağın insanını sarsıyor. Küçücük loşlukların peşinden koşarken, yürek dolduran aydınlıkları kaçırıyoruz.

    Hiçbirimiz, anlayacak kadar dinginleşemiyoruz bir türlü. Öylesine yüzeysel yaşıyoruz ki her şeyi, kaçırdıklarımızdan haberimiz bile olmuyor. Küçük üzüntülerle, minicik sevinçler kol kola verip tüketiyorlar yaşamımızı.

   Biz, içimizde inanılmaz bir boşlukla; savrulup duruyoruz çocukluktan gençliğe, olgunluktan ihtiyarlığa doğru. Üstelik inanılmaz bir memnuniyetsizlik hastalığına yakalanmışız ve bilmediğimizden, bütün tedavi olanaklarını reddediyoruz.

   ‘Çıldırır gibi olmak’ modasına meftun bulunan herkes gibi, bir çıkış yolu arayışımız sürekli bizi yokuşa sürüyor. Kolay olanını göstermek istemeyen toplum mühendislerine, inanmaktan başka çaremiz olmadığını düşünmemizi istiyorlar.     

   Oysa var! Ben bunu keşfettikten sonra, içimdeki saklı hazinenin farkına vardım. Bu çağda huzur bulmanın yolu, bütün zorlama tedbirleri reddetmekten geçiyor.

   Hiç Kuran-ı Kerim okudunuz mu bilmiyorum. Büyük ihtimalle evinizin en ulaşılmayacak noktalarından birinde bir meal vardır. Ve siz, mutlaka zamanın birinde onun birkaç sayfasını çevirmiş ve sonra tekrar yerine bırakarak hayatınıza devam etmişsinizdir. Ben de uzun yıllar aynen böyle yaptım. Sonra bir gün, birkaç ayeti dikkatle okumak şansına eriştiğimde, hayatımı sarsan yanlışlıklardan nasıl kurtulabileceğimin reçetelerini sunan bir kaynağı, yıllarca görmezden gelmenin acısı doldu yüreğime. Okumadığım, büyük bir saygıyla en erişilmez yerden indirip hayatıma sokmadığım kitap, yaşamıma girdikçe içimdeki inanılmaz boşluğun küçüldüğünü, müthiş bir hayretle gözlemledim.

   Ben bir din âlimi değilim. Eğitimim, Kuran-ı Kerim’i tefsir etmeyi ya da onu Türkçe anlamlandırmayı asla mümkün kılmıyor. Bu kitapta okuyacağınız her şey, benim bir ayetle başlayan düşünme serüvenimin yazıya aktarılmasından ibaret.

   Bir ayetin ardından tefekküre dalarak başlayan rüya, kırk ayetin peşinden koşturarak bu kitaba dönüştü.

   Bu ilk kitapta toplanan yüce Yaradan’ımıza ait sözler, geniş bir genellemeyle; bu asırda nasıl huzur bulabileceğimizi, mutluluğun yollarını, insan ilişkilerinin düzene girmesi için yapılması gerekenleri anlatan ayetlerden seçildi. Aklımıza takılan her şeyin mutlaka cevabının bulunduğu yüce Kitabımızın, bu kitaba konu olan her bir ayetinin, benim ruh dünyama yansımalarını okuyacaksınız. Umulur ki, bu okuma sizi kaynağa ulaştırır ve ne muhteşem bir başucu kitabımız bulunduğunu size bir kez daha hatırlatır. Umulur ki, sizinle Kuran-ı Kerim arasında yeni bir kaynaşmanın, küçücük bir parçasını oluşturur bu kitap.

   Doğrusu daha bebeklikten başlayarak babamın ve rahmetli annemin bana Kuran’ı sevdirme telaşlarının beni çok sevmelerinden kaynaklandığını, bunca yıldan sonra daha iyi anlıyorum. Yüce Yaradan’ımızın, bize Sevgili Peygamber’imiz aracılığıyla yolladığı kitabımız, elbette benim küçük kafamın alabileceği bir derya değil. Ancak bu kitapta, o ummandan birkaç damlanın, benim hayatımı nasıl bir hale soktuğunu anlatmaya çalıştığım denemeler yer alıyor.

   Umarım bu küçük kitap sizin içinde, tefekkür kapılarını açan bir anahtar olabilir.

İrfan Gürkan Çelebi (Vahiyden kalbe)

Çelebi’nin ayetlerden çıkardığı mesajlar

İsra 37: Kibirli olma, alçakgönüllü davran.

Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.

Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.

Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.

Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.

Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.

Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.

Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.

Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.

Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.

Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine. Öfkenin dinmesini bekle.

İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.

Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.

Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.

Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.

Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.

Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.

Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.

Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.

Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için asla feda etme.

Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.

Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.

Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.

Saff 2: Yalandan uzak dur.

Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.

Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.

Al-i İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.

En’am 50: Önyargılarla hayatı kendine zehir etme.

En’am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.

Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.

Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.

İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.

İsra 23: Anne ve babana ‘off‘ bile deme.

Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.

Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını kabul et.

Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.

Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.

Necm 3: İnanma duygunu diri tut.

Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme.

Zaman-Cumartesi

 

MUTLULUĞUN GERÇEK ANAHTARI

      Pek çok insan, dünyanın birbirinden güzel nimetleri elinin altında olmasına rağmen bir türlü mutlu olamadığını fark eder. İnsanlar,   yıllarca hayalini kurduğu şeylere kavuştuklarında bile mutlu olamadıklarına şahit olurlar. Hep bir yerlerde bir yanlışlık olduğunu düşünerek ’şöyle olmasa mutlu olacaktım’, ’keşke bunu yapmasaydım’ gibi düşüncelerle kendilerini avutur, yeni çözüm yolları ararlar. Oysa mutluluk için gerekli olan çok büyük bir sırdan habersizdirler. Bu sırrı kavramadıkça, herşey yolunda gitse bile  mutlu olmaları mümkün değildir. 

’’bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir  hayatla yaşatırız’’
(Nahl Suresi, 97)

      Gerçek mutluluk kalbin tatminiyle mümkündür. Ne var ki bunun yolu, kişinin dünya nimetlerine kavuşması veya insanlardan sevgi görmek, takdir ve övgü almak gibi manevi karşılıklar bulması değildir. Mutluluğun sırrı Kuran’da bildirilmiştir. Bu sır Allah’ın zikretmek ve salih bir mümin olmaktır:    ’’Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. İman edip salih amellerde bulunanlar, ne  mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır).’ (Ra’d Suresi, 28-29)    Allah dünyada sayısız güzellik yaratmıştır. Ancak bunlardan gerçek lezzetin alınması için, kişinin bu güzellikleri takdir edebilecek bir anlayışa sahip olması gerekir. Örneğin bir karanfilin yapraklarındaki kusursuz dizilimi, kokusunu, dokusundaki yumuşaklığı fark edebilmesi, daha da önemlisi bu benzersiz güzelliğin büyük bir nimet olarak var edildiğini anlaması gerekir. Bunun gerçek manasıyla anlaşılabilmesi ise ancak ve ancak imanın getirdiği net ve duru bakış açısıyla mümkündür. 

Sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allah, iman edenlere olan sevgi ve merhametinin bir göstergesi olarak onları dünya hayatında çeşitli nimetlerle yararlandırmaktadır. Bu, iman eden bir insanın tüm hayatı için geçerlidir.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), Allah’ın verdiği nimetlerle ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır:

’Size vermekte olduğu nimetlerinden ötürü Allah’ı sevin, beni de Allah beni  sevdiği için seviniz.’ (Tirmizi)

     Bazı insanlar mutsuzluğu hayatın bir gerçeği olarak kabullenmişlerdir. Oysa mutsuzluk, iman zayifiyetinin mutlak bir sonucundan başka bir şey değildir. İnsan Yaratıcısı’nı tanımaz, O’na yönelmez, O’nun elçileri vasıtasıyla bildirdiği güzel ahlakın dışında bir yol tutarsa mutsuz olması kaçınılmazdır. Kuran’ın pek çok ayetinde bu gerçek bildirilmiştir. Örneğin Taha Suresi’nin 124. ayetinde şöyle buyrulmuştur:    Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır.    İlk başta da de belirtiğimiz gibi, çevresindeki sayısız nimete rağmen dünya hayatını sıkıntı ve zorluk içinde yaşadığını düşünen bir insanın, hayatının bir aşamasında artık durup düşünmesi, ne yaptığını, hangi amaç doğrultusunda, nereye doğru sürüklendiğini sorgulaması gerekir. Bu kişi, Böylesine güzelliklerle donatılmış, zevk verecek nimetlerle dolu bir dünyada yaşam, bu kadar zorlu, bu kadar mutsuzluk ve azap dolu olmamalı diye düşünmeli, hayatındaki amaçsızlığın ve anlamsızlığın kaynağını araştırmalıdır. Daha fazla vakit kaybetmenin, mutsuzluğu artırmaktan başka bir işe yaramayacağını anlamalı ve ciddi bir arayış içinde olmalıdır. Hayatını dünyadan en yüksek faydayı sağlamak amacı üzerine kurduğu halde -düşündüğünün tam tersine- gerçek huzuru ve mutluluğu hemen hiç yaşayamamasındaki hikmeti düşünmelidir. Kendisine, henüz vakti varken ve henüz ölümle karşılaşmamışken, durup düşünmesi ve yanlış bir yol üzerinde olduğunu anlaması için fırsat verilmektedir.  Ancak insanın,  ölümün artık kendisine kesin olarak yaklaştığını anladığı anda değil, bir an önce gerçekleri idrak etmesi gerekir.      Samimi olarak bu noktaya geldiği zaman, Allah'ın izniyle vicdanı ona doğru yolu gösterecek, yapması gerekeni söyleyecektir. Tüm insanlara şah damarlarından daha yakın olan ve herşeyi bilen Rabbimiz, onun kalbindeki bu isteği ve arayışı bilir ve ona muhakkak doğru yolu, bu sıkıntılı hayattan kurtuluş yollarını gösterecektir.Unutulmamalıdır ki, eğer insanların yaşantılarında olumlu bir değişiklik, ruhlarında güzele, iyiye doğru bir gelişme olmuyorsa, bu kesin olarak kişilerin kendilerinden kaynaklanmaktadır. Allah bu gerçeği Kuran'da insanlara şöyle bildirmektedir:    ’Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir.’ (Nisa Suresi, 79)     Kişinin içinde bulunduğu bu durumun değişmesi için, o insanın ruhunda samimi bir değişiklik yapması gerekmektedir. Allah insanlara bunun sırrını şöyle açıklar:    ’Nedeni şu: Bir kavim (toplum), kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir. Allah şüphesiz işitendir, bilendir.’ (Enfal Suresi, 53)     Bu değişikliği yaptığı, samimi bir sorgulamaya gittiği ve samimi bir niyet değişikliğine karar verdiği anda ise, Allah bunu bilir ve bu kişinin üzerindeki nimetini değiştirecektir. 

Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O’ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O’nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir.      O, bağışlayandır, esirgeyendir. (Yunus Suresi, 107)

     Allah’ın insanlar üzerindeki merhameti sonsuzdur     Allah sonsuz esirgeyen ve bağışlayan, rahmeti çok geniş olandır. Allah'ın istediği ahlak yaşandığı takdirde, Rabbimiz, her kim olursa olsun, geçmişte her ne tavır içinde olunursa olunsun bağışlayacağını; kişinin kötülüklerini iyiliklere çevireceğini, güzel ahlakına karşılık ahirette olduğu gibi dünya hayatında da iyilik ve güzellik yaratacağını bildirmektedir. Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirir:    Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah’a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 112) Sonuç: Müminlerin Mutluluğu     Kendisi farkında olmadan verilen nimetlerin Allah'ın bir lütfu olduğunu bilen bir insan için, sabah kalktığında nefes almak dahi çok büyük  vesilesidir. Yürüyebilmek, konuşabilmek, düşünebilmek de bu kişi için büyük bir mutluluk kaynağıdır. Böyle bir insan, dilediği takdirde Allah'ın bu gücü, hareket kabiliyetini elinden alabileceğinin şuurundadır. Bu yüzden günlük hayatta normal gibi görünen bu davranışlar  bu bakış açısına sahip iman eden bir insan için büyük bir şükür vesilesidir. Kalbi mutmain olan böyle bir kişinin ise mutlu olması için maddi bir araca ihtiyacı da olmayacaktır.

    Bu akla sahip bir mümin dünya hayatının birkaç on yıllık bir imtihan dönemi olduğunu bilir ve asıl yaşamın sonsuz ahiret hayatı olduğunu da unutmaz. Kısa süren yaşamı boyunca gösterdiği güzel ahlakın, zorluk ve sıkıntılar karşısındaki sabır ve tevekkülünün kendisine cennet nimetleri olarak geri döneceğini umut eder. Bu nedenle de dünya hayatındaki her sıkıntı onun için bir ecir vesilesi haline gelir. İşte iman sahiplerinin dünya hayatındaki neşeli, huzurlu, güvenli, rahat tavırlarının nedenlerinden biri budur.

*************************************************

Allahın sekineti ve mutluluk araçları

Dil bakımından sekine, hareketin karşıtı olan sükûn kelimesinden yapılmış bir sıfattır. Sükûnet, huzur, rahatlık, serinkanlılık, güven duygusu anlamlarına gelir. Bu kökten türeyen teskin de: hareketsiz bırakmak, ızdırabını, çalkantısını, huzursuzluğunu gidermek demektir. Keza sükûn bulunan (ısıtan) ateşe de seken denilir. Süknâ, bir evde ücretsiz oturmaktır. Sekn evin sakinleri anlamına gelir. İşte bu kökten yapılmış sıfat olan sekine  gönlü yatıştıran, gönülden korkuyu giderip ruha huzur ve güven veren, insanı tam anlamıyla rahatlatan psiko¬lojik bir durumdur. Seken ve sekine aynı anlama gelir. Sekine`nin, mü`minin kalbini yatıştıran ve ona güven duygusu veren bir melek olduğu da söylenir.(Lisanu’l-Arab) Buradan hareketle sekineti nefisteki telaş ve heyecanın kesilmesiyle meydana gelen ve kalp oturması, yürek ısınması, gönül rahatı denilen huzur ve sükûn hâli olarak tanımlayabiliriz. Kur’an’da sekinetin faili Allah’tır. Kuluna sekineti indiren O’dur. Demek ki insanın sükûn bulması Allah’ın ona kalp huzuru diyebileceğimiz sekineti indirmesine bağlıdır. Sekinetin indiği yer ise “kalp”tir. “O (Allahü Teâlâ) , îmânları üstüne îmân artırsınlar diye mü`minlerin kalplerine, sekîne indirdi. Bütün göklerin ve yerlerin orduları Allah-ü Teâlâ`nındır. Allah-ü Teâlâ, Alîmdir (her şeyi bilir) , Hakîmdir (hikmet sâhibidir) . (Feth sûresi: 4)  Allah neden sekineti indirir? Ayetten anlaşıldığına göre sekinetin inmesi kişide imanın artmasını sağlamaya yöneliktir. İmanın artması ve eksilmesi hakkında farklı görüşler ortaya konmuştur. Fakat biz burada imanın artmasını güçlenmesi şeklinde ifade etmek istiyoruz.  İnsanın her hali bir olmaz. Halden hale değişiklik gösterebilir.  Bazen Allah’a bağlılığı zayıflar, bazen de çok güçlenir, Allah’ı kendisine çok yakın hisseder, duygulanır, Allah sevgisi ve korkusu ile ağlar. Elbette insanın dünyaya dalıp duygusuzlaştığı haldeki imanı ile Allah sevgisi ve korkusu ile dolup ağladığı haldeki imanı bir değildir.(Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, VIII/472.) İşte ayette ifade edildiği üzere Allah “sekineti” indirerek kişide “kalp huzurunu” meydana getirir. Kalpte itmi’nan oluşur. Yaratıcının sevgisi açığa çıkmaya başlar ve kişinin imanı artar. İman arttıkça kula tat vermeye başlar.

Allah sekinetini kimlere indirir? Bu soruya verebileceğimiz cevap hadislerde ifade edilmektedir. “Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir grup, Kitâbullah`ı okuyup ondan ders almak üzere Allah`ın evlerinden birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekinet iner ve onları Allah`ın rahmeti bürür. Melekler de kanatlarıyla sararlar. Allah, onları, yanında bulunan yüce cemaatte anar. (Ebu Dâvud, Salât 349, Müslim, Zikir 38, 269”
Hadiste ifade edildiğine göre Kuran’ı okumak üzere bir araya gelen topluluğa Allah sekinetini indirir. Sekineti Allah’ın rahmeti takip eder. Bu hal üzere olan topluluğu da Allah bir takım yüce cemaatle içerisinde yüceltir. Allah’ın ayetlerini tedris etmek ve ders almak üzere bir araya gelen topluk Allah’ın ayetlerini duyduğunda yürekleri titrer ve imanları artar. Zaten Kur’an’da gerçek müminlerin sıfatları anlatılırken Kur’an’ın onların imanlarını artırdığından bahsedilir.  “Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.”(Enfal:2) Yukarıda verilen ayette de sekinetin imanı artırması üzerine indirildiği ifade edilmişti. Burada şunu ifade etmek istiyoruz. Kur’an, bir zikirdir. Allah’ı anmaktır. Allah’ı anmak kişiye sekineti indirir. Sekinet inen kalpte de iman artar. Ayrıca Kur’an’da kalplerin ancak Allah’ı anmakla tatmin olacağı ve huzur bulacağı ifade edilmektedir. Allah’ı anmak da ibadetlerin en büyüğüdür, bu da namaz ve Kur’an’da ifadesini bulur.(Ankebut:45)  Allah’ı zikretmek kişiye kalp huzuru ve sekineti kazandırıyorsa zikretmemenin sonucu nedir?  “Kim Rahmân`ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.  Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.”(Zuhruf:36-37)   Ayete göre Rahman’ı anmaktan gafil olmak kişide şeytani dürtülerin yerleşmesine neden olmaktadır. Şeytan kötülüğün simgesidir. Girdiği her yere kötülük ve şer yerleşir, huzur oradan kalkar. “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.”(Taha: 124) Allah’ı anmamanın neticesi olarak sıkıntılı bir hayat yaşar. Bir hadisi şerifte de Allah’ı anmaktan gafil davranan bir topluluğun durumu şu şekilde ifade edilir: “Allah’ı zikretmeden bir meclisten kalkan bir kavim, merkep leşi yanından kalkmış gibi olur. Meclis onların nedametine sebep olur.(Ebu Davut) Zikr; hatırlamak, şan, şeref, övmek, namaz kılmak, dua etmek ve Kur`an okumak anlamlarına gelir. Burada bahsedilen ve yukarıdan itibaren ifade ettiğimiz şekliyle zikir tasavvufi anlamda alınabilir. Fakat biz zikri bu anlamda ele almıyoruz. Bizim zikirden ifade etmek istediğimiz şudur: Hadislerde ifade edildiği üzere sekinet Allah’ın adının anıldığı bir topluluk üzerine inmektedir. Bu topuluk tasavvufi anlamda zikir de yapıyor olabilir. Fert ve toplum hayatı açısından düşünüldüğünde zikir; bir araya gelen bir gurup Müslüman kişinin meclislerinde Allah’la bağlarını kuracak her türlü ilmi, fikri ve tefekkür boyuttaki çabayı ifade edebilir. Sohbetlerine Rahmani boya ve renkleri katmalarını anlatır Bu meclis sadece kendilerinin yaratana karşı bağları üzerine değil, insan ve insanlık adına bağları tesis edecek paylaşımlarda bulunurlar. Bayağı ve sıradan ilişkiler ağından uzak olurlar. Böyle olmadığı takdirde hadiste ifadesini bulduğu üzere merkep leşi yanında bulunmak gibi bir durumla karşı karşıya kalmış olurlar. Böyle bir uyarı ile birlikte Peygamber Efendimiz bir araya gelmenin amacını da Allah’ı anmak gibi yüksek ve ulvi bir derce üzerine olması gerektiğini ifade etmektedir. Bu amaç üzere bir araya gelen insanlar Allah’ın sekinetine ulaşacak, hem dünyevi hem de uhrevi gönül rahatlını yaşayacaktır. İnsanoğlunun çabası mutlu olmak içindir. Mutluluğu, sahip olduğu bakış tarzına göre ya tamamen bu dünyaya göre şekillenir, ya da “Kutsal”ın önüne koyduğu iki dünya anlayışına göre. Her iki bakış tarzına göre hayatını şekillendirmekle birlikte kendi yapıp etmeleri ile zaman zaman huzurda kesinti ve duraksamalarla karşılaşır ve kesintisini giderecek arayışlara girer. Modern zihin yapısının birçok ürünü vardır. Bu ürünler insanın dünyasını daha huzurlu ve daha renkli kılma amacı gütmekle birlikte her daim mutluluğu üretecek ürünlere henüz kendisini ulaştıramamıştır. Mutluluk hep kesintili bir şekilde karşımızda durmaktadır. Sürekli mutlu olduğunu düşünenler de açıkça bir zan ve yanılgı içindedirler. Başka tatları ve ruhsal huzuru tatmamış oldukları için kendilerini saadet ambarında görürler. Bunun için tüm geçici ve kesintili aynı zamanda sahte mutluluk araçlarından kurtulup gerçek anlamda kalp huzuruna ve gönül rahatlığına kavuşmak için Allah’ın sekinetine ihtiyacımız olduğunu unutmamak gerekir. Allah’ın sekinetinin de O’nu anmaktan geçtiğini zihinlere kazıyıp birer davranış modu gibi pratiğe geçirmek gerekmektedir. Allah’ı anan insanlar hem kendisi hem de insanlık için bir araya gelip fikir yürüten ve meclislerini lağıvdan uzak tutan insanlardır.

 

Time Dergisi, 'mutluluğun dosyasını' yaptı: Yaşlılar gençlerden, televizyon izlemeyenler pembe dizi müptelalarından, evliler bekârlardan daha mutlu çıktı.
1998 yılının 1 Ocak günü, Amerikan Psikoloji Birliği'nin (APA) çiçeği burnunda başkanı Martin Selingman, APA Başkanı olarak ne yapmak istediğini meslektaşlarına açıkladı: "Psikoloji, ruh hali eksi 5'lerde dolaşan insanları 0 noktasına getirmeye çalışıyor. Oysa psikolojinin amaçlarından biri de 0 noktasında olan insanları artı beşlere çıkarmak olmalı." İlgilendiği konuları popülerleştirmekte usta olan psikiyatr Selingman ile çalışma arkadaşları o günden bu yana psikolojinin bu yeni hedefiyle ilgili pek çok araştırmaya imza attı. Time Dergisi de son sayısında, son yedi yılın birikimini bir dosyada topladı.

Zeka da şart değil!
Dosyada yer alan araştırmalardan ilki, "Parayla saadet olmaz" sözünü doğruladı. Amerikan Hastalıkları Kontrol Dairesi'nin verilerine göre, temel gereksinimleri karşılanan bireyler açısından, ek kazanç, tatmin hissinde küçük bir yükselme yaratıyor. Eğitim ve yüksek IQ da mutluluk için yeterli değil. Daha da ilginci, 'gençlik' mutluluk değil, belki de hüzün kaynağı. 20-24 yaş grubu kendini haftanın ortalama 3-4 günü mutsuz hissederken, 65-74 yaş grubunun kendini mutsuz hissettiği gün sayısı ortalama 2-3. Evliler bekârlardan daha mutlu. Günde üç saatten fazla pembe dizi izleyenler, izlemeyenlerden daha mutsuz.

30-50 yaş 'dertli'
Araştırmalarda mutluluk kaynakları da ele alındı. Buna göre, dindarlar kendilerini daha mutlu hissediyor. Pek çok kişi mutsuzluklarını Tanrı'ya havale ediyor. Arkadaşlar da bir mutluluk kaynağı örneğin. Başkalarıyla vakit geçirmenin mutluluğu artırdığı görülüyor.  30-50 yaş arası ise en şanssız yaş grubu. Çünkü ortayaşlılar iş, çocuk gibi nedenlerden dolayı daha az özgür, daha fazla sorumluluk sahibi.
Ancak kimilerine göre genetik şifreler mutluluk konusunda da işin içinde. Yaşamdan alınan tatminin yüzde 50'sinin genetik programla ilgili olduğu öne sürülüyor. Bunda kalıtımsal alışkanlıkların oldukça etkili olduğu belirtiliyor. Genlerin etkisi o kadar büyük ki, gelir, medeni durum, din ya da eğitimin, insanın kendini iyi hissetmesi bakımından etkisi sadece yüzde .
Seligman'a göre mutluluğun üç bileşeni var. İlki yaşamdan daha fazla keyif almak, diğeri yaptığınız işe sarılmak ve nihayet yaşamınızı daha anlamlı sürdürdüğünüzü hissettirecek şeyleri bulmak. Başkalarıyla iyi iletişim ise tüm bu bileşenlerin kilit noktası. Dolayısıyla biraz daha sosyal olmak gerek. Peki, eski bir öğretmeninize, büyükbabanıza ya da uzaktaki arkadaşlarınıza mektup yazmanın sizi ne kadar mutlu edeceğini biliyor musunuz? Etkisi en az bir ay sürüyormuş!


Mutluluğun sekiz anahtarı var:
Şükredin: Yaşadığınız güzellikleri düşünün ve bunları her hafta sonu yazın. Her hafta önem sırasına göre en az üç-beş olayı not edin.


İyi olun: Başkalarının iyiliği için çalışın, kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. Tabii bu yolla başkalarının gönlünde önemli bir yer edinmeniz de mümkün.

Keyif çatın: Hayatın günlük tatlarının farkına varın. Yaşadığınız güzel anları zihninize kaydederek, üzgün olduğunuz zamanlarda bunları hatırlayın.

Teşekkür edin: Hayatınızın kritik dönüm noktalarında size yol gösterip yardımcı olmaya çalışanlara minnettarlığınızı belirtin.

Affedin: Kendilerine yapılanları affedemeyenler öfkelerinden kurtulamaz ve intikam peşinde koşmaktan mutluluğa ulaşamaz. Affedenler ise kendileriyle ve başkalarıyla barışık bir yaşam sürer.

Zaman yaratın: Ailenizle ve arkadaşlarınızla daha fazla vakit geçirin. Ne kazandığınız para, ne iş, ne de sağlık, sizi dostlarınız kadar mutlu edebilir.

Özen gösterin: Uyku, spor, kahkaha ruh halinizi olumlu etkiler. Sağlıklı insanların mutluluğa uzanması daha kolaydır.

Meydan okuyun: Çaresiz kalınca manevi değerlere sarılmak size güç katar. Zorluklar karşısında, 'Bu da geçecek' demek her zaman işe yarar.
İyilik hali beynin sol lobunda...
Meslektaşları tarafından 'mutluluk araştırmalarının kralı' olarak bilinen Wisconsin Üniversitesi profesörü Richard Davidson, bir Budist rahip üzerinde araştırma yaparken enteresan sonuçlara ulaştı. Budist rahip meditasyon yaptığı sırada kafatasına bağlı elektrodlardan tuhaf sinyaller gelmeye başladı. Rahibin beyninin sol lopundan gelen sinyaller inanılmaz ölçülerdeydi. Davidson, mutluluğun sırrının beynin sol lobunda gizli olduğu sonucuna vardı.
Bu konudaki araştırmalarını derinleştiren Davidson, mutluluğun sadece soyut bir hissiyata indirgenemeyeceği, işin aynı zamanda bir de fiziksel yanının bulunduğunu savunuyor. Beynin sol yanının mutluluk-huzur duygusu yaratması konusunda ise bir tavuk-yumurta döngüsü söz konusu. İnsanlar beyinlerinin sol lobu farklı olduğu için mi mutlu, yoksa mutluluk insanların sol lobunda mı kendini belli ediyor, meçhul.
Konunun fiziksel hastalıklarla ilgili yanı ise oldukça şaşırtıcı. Yüksek mutluluk seviyelerinde oldukları belirlenen kişilerin vücudu, grip aşısı olanlara oranla yüzde 50 daha fazla antikor üretiyor! Davidson'a göre bu, 'çok büyük bir fark' ortaya çıkarıyor.           

Peygamberimizin ilk cuma hutbesi

1/8/2008
Peygamberimizin İlk Cuma Hutbesi
Hicretin birinci yılında Hz. Muhammed (S.a.v.) Mekke'den Medine'ye hicret ederken Kuba İle Medine arasında bulunan Ranuna Vadisi'ne geldiğinde Cum'a namazı farz kılındı. Hz. Muhammed(S.a.v.) ilk Cuma namazını "Beni Salim" yurdunda kıldırdı ve ilk hutbesini de burda okudu. Peygamberimiz ilk hutbesinde ashabına şöyle hitap etmiştir:

"Ey insanlar!
Ölmeden önce Allah'a tevbe ediniz,
Fırsat elde iken iyi işlere koşunuz.
Allah'ı çok anmak,
Gizli ve aşikar çok sadaka vermek suretiyle O'nunla aranızdaki bağı kuvvetlendiriniz.
Böyle yaparsanız,
Rızıklandırılır,
Yardım görürsünüz,
Kaçırdıklarınızı tekrar elde edersiniz.

Ey insanlar!
Kendinize ahiret için azık hazırlayıp önceden gönderin.
Hepiniz ölecek
ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız.
(Elbette bilirsiniz ki, ölecek ve dünyada her şeyinizi geride bırakacaksınız!)
Sonra Rabbiniz, orada hiç bir tercüman vasıtası olmaksızın bizzat şöyle diyecek :


Sana benim Peygamberim gelip haber vermedi mi? Ben sana nasıl vermiş, ihsanda bulunmuştum, sen bunlardan ahiretin için ne gönderdin?

O kimse sağa bakcak, sola bakacak, hiçbir şey görmeyecek.
Sonra önüne bakacak, orada Cehennem'i görecek.
Öyleyse yarım hurma ile de olsa, kendini ateşten korumaya gücü yeten, bunu yapsın.
Buna gücü yetmeyen, bari güzel sözle kendini kurtarsın.
Çünkü bir iyiliğe 10'dan 700 katına kadar sevap verilir.


Allah'ın selam ve rahmeti üzerinize olsun..

peygamerimiz ikinci hutbesinde söyle buyurdular:

"ALLAHA HAMD OLSUN...
ALLAHA HAMD EDERIM VE ONDAN YARDIM DILERIM
NEFISLERIMIZIN ŞERLERINDEN VE KÖTÜ AMELLERİNDEN ALLAHA SIGINIRIZ..

ALLAHIN DOGRU YOLA ILETTIGINI HİÇ KİMSE SAYPTIRAMAZ!

SAPTIRDIGINI DA HIC KIMSE DOGRU YOLA ILETEMEZ!!

SEHADET EDERIM KI ALLAHTAN BASKA ILAH YOKTUR

O BIRDIR ONUN ORTAGI DA YOKTUR...

SÖZLERIN EN GÜZELI YÜCE ALLAHIN KITABIDIR...
ALLAH KIMIN KALBINI KURANLA SÜSLER VE ONU KÜFÜRDEN SANRA ISLAMIYETE SOKAR,O DA KURANI INSANLARIN SÖZLERINE TERCIH EDERSE,ISTE O KIMSE KURTULUSA ERER...

DOGRUSU,KITABULLAH SÖZLERIN EN GÜZELI VE BELIGIDIR...

ALLAHIN SEVDIGINI SEVINIZ!

ALLAHI BÜTÜN KALBINIZLE SEVINIZ!!

ALLHIN KELAMINDAN VE ZIKRINDEN USANMAYINIZ!!

ALLAHIN KELAMINA KARSI KALBINIZ KATI KALMASIN!


CÜNKÜ O ALLAHIN YARATTIGI HER SEYIN ÜSTÜNÜNÜ AYIRIP SECER...

AMELLERIN HAYIRLISI,KULLARIN SECKINLERINI(PEYGAMBERLERI) KISSALARIN IYISINI ZIKREDER..HELAL VE HARAM OLAN HERSEYI BEYAN EDER..

ARTIK ALLAHA IBADET EDINIZ VE ONA HICBIR SEYI ORTAK KOSMAYINIZ!
ONDAN GEREGI GIBI SAKININIZ!

DILINIZLE ALLAHA VERDIGINIZ GÜZEL SÖZLERI TUTUNUZ!
ALLAHIN IHSAN ETTIGI RAHMETLE ARANIZDA SEVISINIZ!

MUHAKKAK BILINIZ KI ALLAH AHDININ BOZULMASINA GAZAB EDER

SELAM SİZE! ALLAHIN RAHMETI VE BEREKTİ ÜZERINIZDE BULUNSUN"
.

MİRAÇ

29/7/2008

MİRAÇ KANDİLİ

İnkarın, mucizeyle karşılaştığı bi kurtarılmış zamandır Miraç...   
İmanın, gaybla imtihan olduğu...
Hayat durur, zaman durur, mekan dürülür...
Bir kutlu nebidir, amca kızı Ümmü Hani nin evindeki sıcak yatağından doğrulan...
ve Miraç bir yolculuktur, alemlere gönderileni, alemlerin sahibiyle buluşturan...

Feyiz ve bereketin coştuğu mübarek gecelerimizden biri de Miraç Gecesidir. Miraç bir yükseliştir, bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden ter temiz bir kulluğa, en yüce mertebeye terakki ediştir. Resulullahın (a.s.m.) şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur.Bu ulvi seyahat, mucizelerin en büyüğüdür. Miraç mucizesi Kur'ân-ı Kerimde âyetlerle anlatılmış ve varlığı inkâr edilemeyecek bir şekilde ortaya konmuştur. Bu îlâhî yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksâya kadarki safha Kur'ân'da şöyle anlatılır:
“Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” (İsra Suresi, 1)
Miraçın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksâdan başlayarak semânın bütün tabakalarından geçip tâ İlâhi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Sûresinde şöyle' anlatılır:
“O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O’nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me'vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre'yi Allah'ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü.” (Necm Suresi, 7-18.)

Mirac yolculuğu: Namaz

Namaz da bir gitmektir. Dünyaya ait emellerden, bir türlü kurtulamadığımız elemlerden, ruhumuzdaki kalabalıklardan, kalbimizdeki karanlıklardan uzaklaşmak, nur ikliminde huzura yolculuk yapmaktır. Namaz, Miracın merdivenlerinde basamak basamak yükselmek, huzur-u İlâhîye varmaktır.

Namaz, mukaddes bir yolculuktur. Yüce bir Sultan ın dâvetine icabet etmek üzere yola çıkmaktır. Bu dâveti canımıza minnet bilip, aşk ve şevk ile O na doğru koşmaktır. Elimizi kaldırıp  Allahüekber  diye tekbir alırken, dünyayı ve içindekileri elimizin tersi ile ittiğimizi, onlardan çok daha hayırlı olan bir yola ittibâ ettiğimizi âleme ilân etmektir. Cenâb-ı Hak kın sevgilisi, Âlemlerin Efendisi olan Şanlı Nebî nin (asm) peşine düşüp, onu takip etmek, eteğine yapışıp şefaatini talep etmektir.

Bu yolculukta herkes kendi kabiliyeti, ihlâsı ve takvası kadar yol alabilir. Kimisi merdivenin birinci basamağında kalır, kimisi daha yükseklere doğru yol alır, kimisi de kendini Rabbinin huzurunda bulur. Bu yolculuğu engelleyen ve ağırlaştıran sebeplerden kurtuldukça, daha yükseklere doğru yol almak mümkün olmaktadır. Yani, nefsinden ve dünyadan en çok uzaklaşanlar, Rabbine en çok yaklaşanlardır. İnsan kıyamda tâzim ile durup, tevazu ile rükûya eğildikçe yükselir. Secdeye kapandığı zaman ise, Sidre-i Müntehâ ya giden yol önüne açılır. Yaptığı tesbihatın her kelimesi ile bir basamak daha yükselmiş, bir miktar daha yol almış olur.

Namaz Miraca doğru bir yolculuktur dedik. Tıpkı, bir incir çekirdeğinin incir olmaya doğru giden yolculuğu gibidir. Nokta kadar olan bir çekirdek içinde bir incir ağacı ve dallarında da binlerce meyvesi var desek, her halde doğru söylemiş oluruz. Hiç kimse,  Hayır böyle bir şey mümkün değil  diyemez. Ama çekirdekten meyveye doğru giden yolun da çeşitli aşamaları vardır. Önce topraktan başını çıkartıp filizlenecek, sonra fidan, ağaç ve dal olacak. Daha sonra çiçeklerle ve yapraklarla donanıp meyveye duracak. İşte bizim namazlarımız da bu aşamalar gibidir. Ne kadar itina ve ihlâsla kılarsak, o kadar fazla yol kat ederiz. Yani niyetimizdeki namaz çekirdeği, amel ve ihlâsımız nispetinde neşv ü nema bulacaktır. Namazın dereceleri de, çekirdekten meyveye kadar mertebeler taşımaktadır. Her derece ve mertebe ise, Mirac yolculuğunun bir etabını teşkil etmektedir. Öyleyse, namazımızdaki huzur ve huşû eksik olsa da, hissemizi almış olacağımızdan,  Acaba namazım kabul oldu mu?  diye şüphe duymaya ve vesveseye düşmeye gerek yoktur.

 Hayırlı işlerde muzır mâniler çok  olduğu gibi, namaz esnasındaki Mirac yolculuğumuzda da karşımıza bir çok engeller çıkar. Biz huzur ve huşû içinde secdeye kapanmak isterken, yarım kalan bir işimiz, kapanmayan bir borcumuz, gideremediğimiz bir ihtiyacımız gözümüzün önüne geliverir.

Rabbimize en yakın olacağımız bir anda, bizi oradan uzaklaştırıp, dünya işlerinin bitmeyen telâşı içinde oyalamaya çalışır. Ama nasıl bir yolda, kimin huzuruna doğru bir yolculuk yapmakta olduğumuzu aklımızdan çıkarmazsak, bu yola çıkarken, dünyayı ve içindekileri arkamızda bıraktığımızı hatırlarsak, bütün engelleri kolayca aşar, mukaddes yolculuğumuza devam ederiz.

Namazda iken, Mirac a doğru bir yolculuk yapmakta olduğumuzu düşünmek ne güzel bir duygudur. Bu şuur içinde ibadet etmeyi ve ettiğimiz ibadetlerin kabul edilmesini Rabb-i Rahim imizden niyaz ediyorum.


Miraç Namazı  HALUK NURBAKİ

İslamiyette çeşitli ibadetlerin farz oluş şekilleri, lütfediliş şekilleri vardır. Mesela; Ramazan lütfedildiği zaman aynı zamanda Medine devrinin ilk mücadelesi olan Bedir Savaşı da beraber gelmiştir. Bunların ayrı hikmeti vardır. Namaz ise Miraç’ta farz kılınmıştır.Bunun hikmeti doğrudan doğruya Fahr-i Kâinat Efendimizin, salih olan kulları, müminleri ilâhi huzurda görme zevkidir. Hani Efendimiz Cenab-ı Hakk’a, salih olan kulların da huzuru ilâhide bulunmalarını niyaz etmiş Allah (cc) da buna mukabil, “O halde namaz kılsınlar” buyurmuştur.

Şu halde namazın farz kılınış şeklinin özünde bir tarz Miraç’a yaklaşım, Miraç sırrına deneyim gibi bir hikmet yatmaktadır. Bundan dolayı aslında namaz müminin Miraç’ıdır. Ancak şüphesiz ki bu Miraç’ın husule gelebilmesi için gönlün Allah (cc) zevkine, Allah (cc) sevdasına hazır hale gelmesi lazımdır.

Yani dünyanın bir takım bulaşıklıkları içersinde, dünyanın cazibeleri içersinde, Allah (cc)’nın huzuruna yaklaşmak ve bir nev’i Miraç olan sırrı bulabilmek elbette imkansızdır. Buradaki çok ince bir nüans, namazın farz ediliş hikmetinde, taklit olan namazın fark edilmesidir. Yani namaz kılarken “benim namazım Miraç olmadı, ben Allah’a yakîn olamadım” diye namazımızın geçersiz olması mümkün değildir. Namaz kaidelerine göre kılındığı sürece geçerlidir ve farz olanda işte bu taklit olan namazdır.

Efendimiz’in Cenab-ı Hakk ile iç içe yakîn olan sırrı, namazda teşekkül etmiş olmakla beraber bu sır bizim, Efendimiz’i taklit ederek yavaş yavaş bir anlamda perde perde mesafeler aşarak… kendi iç dünyamızdan yanlışları geçerek, aşarak varıp ulaşabileceğimiz bir ibadet şeklidir. Bundan dolayı namaz emrolduğu andan itibaren ölene kadar her şekilde, her türlü şartta vazgeçilmeyen bir ibadet şeklidir. Zaten namazın özündeki sırrı iyi anlamak için bu noktayı da iyi bilmek lazım gelir.

Bildiğiniz gibi ibadetlerin mazeretlerle ertelenmesi mümkündür, gerek orucun olsun,, gerek haccın olsun, gerek başka ibadetlerin olsun tekrar yapılmak üzere ertelenme imkanları vardır. Namaz hiçbir şartla ertelenemez. Hasta olmak mazeret değildir. Savaşan insan bile at üzerinde namaz kılmak zorundadır. Hasta olan insan, hastalığının nisbetinde yine namaz kılmak zorundadır. Hatta ağır bir hastanın dahi gözüyle imâen namaz kılması gerekmektedir.

Şu halde namaz çok özelliği olan bir ibadet tarzıdır. Bunun hikmeti sebebi de ALLAH’A (cc) YAKÎN OLMANIN PATENTİNİ TAŞIMASIDIR. Bundan dolayı gerçekten namazı çok iyi bilmek, namazın hikmetlerini çok iyi fark etmek ve ömür süresi içersinde yavaş yavaş taklit olan namazı, gerçek namazı, gerçek namazı da Miraç namazına çevirmek lazım gelir.

Namazdaki hareketlerin ifade ettiği mânâ fevkalâde önemlidir. Çünkü Allah’a (cc) nasıl yaklaşılacağını ve her yaklaşmanın farzını, devrini bize anlatmaktadır. Bilindi gibi namaz iftitâh tekbiri veya Tekbiri Tahrime dediğimiz, yani yasaklama tekbiri demek olan tabirle başlar. “Allahu Ekber” sözü de tekbir anlamına gelmektedir.

Bu tekbiri tahrime (yasaklamak tekbiri), bize namazın ne demek olduğunu
ifade eden bir hareket, bir jesttir. Bir defa ellerimizi kıbleye çevirerek, arka yüzünü yüz düzleminden geriye doğru tutarak bir “Allahu Ekber” diyoruz. Bunun anlamı “BEN DÜNYA ZEVKLERİNİ, DÜNYA HIRÇINLIKLARINI, DÜNYA TELAŞLARINI KENDİME YASAKLADIM” demektir. Bir insan “Âllahu Ekber” dediği an, dünyaya ait bütün olayları kendine yasaklıyor demektir. Onun için bunun ismi “tekbiri tahrime” dir. Şu halde namaza daha dururken, duruş şeklimiz, bu işin ciddiyetini vurgulamaktadır. Elimizi kulaklarımıza götürerek yüzümüzü kıbleye çevirerek Cenab-ı Hakk’ın huzuruna geldiğimizi, ta başında namazın motifiyle bize ilan etmektedir.

Bunun çok ciddi şuurunda olmamız gerekir. Yani elini yalandan götürüyor gibi kulağına götürüp, ondan sonra “Allahu Ekber” deyip namaza başlamanın mutlaka dışında olmalıyız. Doğru dürüst, “ben şu andan itibaren kendimi dünya hırslarını ve zevklerini yasakladım. Allah’ın huzurundayım” diyoruz, ve bundan dolayı da bilindiği gibi SÜPHÂNEKE okunuyor. SÜPHÂNEKE bilindiği gibi Cenab-ı Hakk’a karşı çok özel tarzda hazırlanmış bir övgüdür. Allah’ın huzuruna gelir gelmez söylenecek söz, Allah’a karşı bir övgüdür. Bu övgüyü müteakip, insan Allah’ın huzurunda ne yapmalıdır? Bilindiği gibi Fatiha, “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır. O ki Rahman ve Rahîmdir, O ki din gününün sahibidir, Yalnız sana kulluk ederiz, yalnız senden yardım dileriz. Bizi sıratı müstakime hidayet eyle” Genel anlamda doğru yol sıratı müstakim olarak gösterilmiştir ama onun Arapça karşılığı “tariki müstakim”dir. Sırat-ı müstakim doğruların bir nevi iz düşümü, ortak hattıdır. Yani her türlü doğrunun her türlü güzelin yanyana gelerek çizildiği bir çizgidir. Onun için doğru olan çizgiye getir denmeyeceği için yine doğru yola diyoruz ama aslında sırat-ı müstakimi iyi bilmek lazım gelir. (Her şeyin en doğrusunu hesap edip bir nokta koyarsanız bu noktalarn birleştiği hat Sırat-ı Müstakim ‘dir) İşte bizi Sırat-ı Müstakim’e hidayet eyle diyoruz ki bunun tasavvufta tanımı: “ALLAH CADDESİ” dir, Allah’a giden yol’dur. Bizi doğru yola hidayet eyle diyoruz, ulaştır diyoruz. Sonra “o yol ki, kendisine nimet verdiklerinin yoludur” Yani bu yol bir nimeti ilâhidir. Doğruları bildirmek, Allah’ın insanlara verdiği en büyük nimettir. Yine “o yol ki sapmışların ve nasipsizlerin yolu değildir. diyoruz.

Şimdi bu FATİHA SIRRI içersinde namazı mütalâa etmemiz lazım gelir. Eğer Fatiha’yı iyi anlarsak namazda ne yapmamız lazım geldiğini, namazın bizi nereye götüreceğini anlamış oluruz ki, NAMAZIN İNSANA VERDİĞİ İLK BÜYÜK ŞİFA ETKİSİ FÂTİHA’DADIR. Çünkü bir kere “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a'dır, O’na mahsustur” demek, bizim bütün varlığımızla âlemlerin Rabbi olan Allah’a karşı bağlılığımızın büyük bir ifadesidir. Bu bağlılık O’na hamd etmekle ve değerini bilerek övgüsünü sunmak ancak, hamd kelimesiyle ifade edilebilir.

Çünkü aksi olan, yalnız övgü karşılığı Arapça’da “Senâdır” Senâ, hamd değildir, senâ, sıradan herhagi bir övgüdür, ama hamd, değerini bilerek, farkına vararak onun gerçeğini bildirme şeklidir. HAMD, FEVKALÂDE ÖNEMLİ BİR HADİSEDİR VE KULUN ALLAH’A KARŞI YAPABİLECEĞİ EN KIYMETLİ, EN DEĞERLİ ŞEYDİR. ALLAH’IN KULDAN BEKLEDİĞİ EN BÜYÜK REFLEKS “HAMD” REFLEKSİDİR. Eğer bir kul, Allah’ın yüceliğini farkettiği halde hamd etmiyorsa yazıklar olsun, kulluğunu tamamen yitirdi demektir. Ondan dolayı Fatiha’yla Allah’ın huzurunda başlayıpta, “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd ederim” demek, Allah’ın hem yüceliğine karşı her senâmızı, şükrümüzü beyan demektir, bir taraftan da “Âlemlerin Rabbi” demekle, Allah’ın bütün âlemler katındaki azametini tasdik etmek, düşünmek ve kavramak demektir.

Binaenaleyh, bir insan namaza durupta ilk Süphâneke’yi okuduktan sonra Cenab-ı Hakk’a “Elhamdü Lillâhi Rabbil âlemin” dediği zaman bütün âlemlerdeki Cenab-ı Hakk’ın kuvvetini bir kez daha dile getirmiş, anlayabildiği kadarıyla bir kuşun uçmasındaki sırlardan, bir toprağa düşen tanenin nasıl olup da koskoca bir ağaç, bir ekin haline geldiğini düşünmeye kadar aklınıza ne geliyorsa, en basit görüntüden, en derinlerdeki ilmin, en maverasındaki hikmetlere kadar galaksilerin sonsuzlarındaki fiziğe kadar her türlü bilgi, her türlü kavrama HAMD’İN içerisindedir.

Bir kulun, Cenab-ı Hakkı’ın, hamd ederken, O’nun yüceliğini zikrederken, anarken, kendi bilgisi, kendi kabiliyetinin dışında daha derinden bir hamd sırrı taşıması eleştirilemez. Yani hiç tahsili olmamış bir insanın galaksilerdeki Cenab-ı Hakk’ın süper fiziği idrak ederek bunu hamd’in içersine katması beklenmez ama, hamd öyle bir sırdır ki, ALLAH’A ÖYLE BİR YAKLAŞIM ŞARTELİDİR Kİ, O ŞARTELİ TUTTUĞUNUZ ZAMAN ALLAH’IN BİR TEK BÖCEĞİN YÜRÜYÜŞÜNE VERDİĞİ AHENGİ SEYRETMEK DAHİ ALLAH’A HAMD ETMEK İÇİN EN DERİN NOKTADA O’NA YAKLAŞIMI SAĞLAYABİLİR BUNU HİÇ GÖZDEN KAÇIRMAMAK LAZIM GELİR… Ancak, şunu iyi bilmek lazım gelir, GELİŞİ GÜZEL “ALLAH’A HAMD EDERİM” DEMEK OLMAZ… Allah’ın evrendeki ve bizim çevremizde yansıyan bütün esmâ sırlarının güzelliğini mutlaka sezmemiz lazım, her harekette, her yaratılışta Allah’a hamd etmek bu noktada iki çeşit hikmet üzerinde olur. Biri görüntü ile herhangi bir varlığın muhteşem yapısına bakarsınız hamd edersiniz, bir de fiiliyata bakarak hamd edersiniz. Allah’ın kaderindeki dizaynını, muhteşem halini seyredersiniz, birbirini kovalayan hadiselerde Allah’ın ne denli bir kader sırrı taşıdığını, nasıl hikmetlerle dolu olduğunu bilir, O’na hamd edersiniz. Yani hem fiiliyatta, hem de yaratılan varlıklar üzerindeki, Allah’ın azametli yansımalarını fark ederek hamd edersiniz.

Şu halde hamd’le başlayan namaz, sizi büyük ölçüde Cenab-ı Hakk’a yaklaştırıyor demektir. Ancak, Cenab-ı Hakk’ın huzurunda böyle akıl almaz bir sırra dönerek hamd etmenin azameti, insanı küçültebilir, bunaltabilir, hatta büsbütün paniğe uğratabilir, böyle muazzam bir yüceliğin karşısına ben nasıl çıkarım gibi insanda bir panik yaratabilir. Bunun için Cenab-ı Hakk, Fatiha’sında böyle bir paniği engelleyen iki büyük can simidi atmıştır. “O ki, Rahmân ve Rahîmdir” diyoruz. Böylece Cenab-ı Hakk’ın bütün azametine ve bizim bütün acziyetimize, bizim bütün küçüklüğümüze ve bir nokta bile olmayan halimize rağmen, Allah’ın yüceliğini hamd etme cesaretimiz nereden geliyyor? diye kendimizde bir panik yaratmayız. Çünkü O, Rahmandır ve Rahimdir. Yani O sevgi ve kudret üzerine kurmuştur dünyasını. O, ayrı bir şefkatle Rahîm sırrıyla müminlerin gönlüne yaklaşmaktadır, “benim azametimi tekrar etmekten çekinme ey kulum, ben Rahmân ve Rahîmim” buyuruyor.

Ondan sonra da Allah (cc), bütün an’ların, bütün zaman dilimlerinin mâliki olduğunu bildiren “Mâlikî yevmeddîn” emrini veriyor. Mâliki yevmiddîn, aslında din günü olarak, âhiret, mahkemeyi kübrâ olarak genel kavramda kabul edilmekle beraber, yevmeddîn demesi bütün zaman diliminin asıl sahibi Allah’tır (cc) diye bir defa daha kulun bütün hadisatın tek yaratıcısının Allah(cc) olduğunu tekrar etmek gibi sıcak bir kavramı da vardır.

Mademki Allah (cc) bu kadar azametli, bu kadar muhteşem hikmetlerle, güzelliklerle varolan bir gerçektir, o halde bize ne düşer?.. sorusu yine kendi içimizden gelirse, Cenab-ı Hakk, bizim lisanımızdan bildiriyor, “YALNIZ SANA KULLUK EDERİZ.” sen öylesine muhteşem bir varlıksın ki biz kulluğumuzu yalnız sana yaparız ve “YALNIZ SENDEN YARDIM DİLERİZ.” Bu Fâtiha’nın dördüncü âyeti, mânâ ilimlerinde, gönül ilimlerinde, Fâtiha’nın omurgası kabul edilmektedir.

Eğer bir insan “mâliki yevmiddîn” den sonra “İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn” diyemiyorsa, yahut lisanen söyleyip hareketleriyle bunu gösteremiyorsa, o zaman Fâtih’sını (yine mânâ tanımıyla söyliyeyim) orada koparıyor demektir. Çünkü oraya kadar gelen hükümler “Elhamdülillâhi Rabbil Âlemin. Er-Rahmânir Rahim. Mâliki yevmeddîn” dediğimiz zaman buraya kadar gelen hükümler zaten evrenin yasalarıdır. Yani biz bütün hamd’in Allah’a (cc) ait olduğunu söylesek de söylemesek de bu ilâhî yasadır. İnşallah mânâ âlemine intikâl ettiğimiz zaman göreceğiz ki evrenin en ücra köşelerinde bile Fâtiha’nın ilk üç âyeti levhalar gibi ışıl ışıl gözümüzün içine sinecek, belki levha gibi görünmeyecek ama, her noktasında evrenin “ELHAMDÜ LİLLÂHİ RABBİL ÂLEMÎN” hikmetini, “ERRAHMANİR RAHÎM” hikmetini, “MÂLİKÎ YEVMİDDîN” hikmetini seyredeceğiz, göreceğiz. Yani, bunlar evrenin değişmez yasalarıdır. O halde asıl burada, kulun bunlara iştirakini simgeleyen dördüncü âyettir.

“Yalnız sana kulluk ederiz, yalnız senden yardım dileriz.” İşte bu sırrı, bu hikmeti taşıdığımız zaman, namazın “SIRAT-I MÜSTAKÎM” fazına geçebiliriz. Eğer bir insan Allah’tan başkasına kulluk yapmıyorsa, Allah’tan başkasından yardım dileyip yaLvarmıyorsa o kul, Sırat-ı Mastakîm’i haketmiştir ve Allah nimet verdiği diğer kullar gibi onu da Sırat-ı Müstakîm’e yansıtacak demektir.

Şimdi bunu günlük hayatımıza tercüme ettiğimiz zaman büyük uyumsuzlukları görürüz. İnsanlar bir taraftan namaz kılarken “İyyâke na’budu” der, dışarıya çıktıktan sonra da paraya kulluk yapabilir, menfaate kulluk yapabilir. İşte bu dışardaki hayatımızla namazın içerisindeki hayatımız arasındaki tezadı ömür boyu kısaltmakla mükellefiz.

Yani bir insan, ilk namaza durduğu zaman “yalnız kulluk ediyorum” deyip bunu hayatının sonuna kadar götüremez. Dünya cazibesi onu yanlış şeylere kulluk yapmaya zorlayacaktır. Paraya, menfaatlere, çevresine kulluk yapmaya zorlayacaktır. Veya anne, babasına çocuğuna hatta kendisine kulluk yaptıracaktır.

İşte bu kulluğun tezadı Allah’ın huzurunda “yalnız sana kulluk ederiz” dedikten sonra başka şeylere kulluk yapmanın tezadını bir mümin günde kırk defa Fatiha okuyarak eritmeye başlıyor demektir. Ömür boyu bunu devam ettirerek bunu yavaş yavaş bu tezadı eritecek, birinci gün “İyyâke na’budu” dediği zaman çok mahçuptur. Çünkü birçok şeylere kulluk yapıyordur ama ikinci gün biraz daha azaltmış, üçüncü gün biraz daha azaltmış, en sonunda ruhunu teslim etmeden bu insan, “İyyâke na’budu” dediği zaman gerçekten Allah’a, meleklere “doğru söylüyor bu kulum” dedirtebilmesi lazım. Aksi takdirde Sırat-ı Müstâkîm’e intikâl etmez. Sırat-ı Müstâkîm’e intikal etmeyen de cennete gidemez…

O halde namazın motifi içersinde, Fâtiha’sının içerisinde, Cenab-ı Hakk’ın bize lütfettiği şey, büyük bir mânevî eğitimdir. Şu halde tekbiri tahrime ile Cenab-ı Hakk’ın huzuruna geldikten sonra biz evvela bir Fâtiha eğitiminden geçeriz. Eğer bu Fatiha eğitiminde not alacak yücelmeye sahip olmuşsak Cenab-ı Hakk, ondan sonra kulundan “DİLE BENDEN NE DİLERSEN” anlamına “ne istiyorsun benden, ne istiyorsan o nimeti sana vereyim” anlamına bir kısa mesafe hakkı tanır ki, bu kısa mesafe hakkında biz zammı sure dediğimiz, Kur’ân’dan bir mesajı Cenab-ı Hakk’a tekrar ederiz.

Bunun anlamı nedir? Yani Allah’ın huzurunda, Allah “sen benden ne dilersin, mademki yalnız benden dilersin, yalnız bana kulluk ediyorsun, ne dilersin dediği zaman, kulun Cenab-ı Hakk’tan dileyeceği şey ancak Kur’ân âyetlerinden birinin sırrını seyredebilmek, görebilmek, o sırra yaklaşabilmek…. bunun anlamı nedir? “Yarabbi, bana anlat” anlamına bir zammı sure seçer. Zammı sureyi Cenab-ı Hakk genelde namazının mertebesine göre ya gönlüne ilham eder, yorumunu, veya o surenin ifadesini aynen gösterir. Diyelim ki, Fil Sûre’sini okudu… O zaman ya Ebrehe’nin ordusunun nasıl yok olduğunu, İslâm’ın karşısına gelecek bütün şerlerinde böyle yok alacağını hisseder. Yani bizzat Ebrahe’nin ordusunun Ebabillerle bombalanmasını seyreder. Şu halde zammı sûre de Fâtiha’nın arkasından eklendiği zaman yine kul Allah’ın huzurunda büyük bir zevk âlemine, Allah’la kul arasındaki yaklaşım çizgisine intikâl eder.

Bu birinci safhası namazın zuhur ettikten sonra dikkat ederseniz, ondan sonra bir hareket değişimi başlıyor, yeni bir tekbirle kul RÜKÛ’a geliyor. Bu rükû’a gelmesinin sebebi buraya kadar anlattığımız güzellikleri seyrettikten sonra kul duyduğu dehşet karşısında: “SÜBHÂNE RABBİYELÂZÎM” der. “Yarabbi, senin azametin o kadar müthiş ki tarif etmek mümkün değil, hiçbir büyüklükle senin azametini kıyas edemem, çünkü Subhan demek, benzerlerinden öte, benzerlerinin üstünde, gerçeği görmek, demek. O halde Cenab-ı Hakk’ın AZAMETİNİN HER TÜRLÜ KUVVET ZANNETTİĞİMİZ İÇİ BOŞ GÖRÜNTÜLERİN ÜZERİNDE sezdiğini Cenab-ı Hakk’ın huzurunda eğilerek beyan eder…

Ondan sonra, Cenab-ı Hakk’a bu azametinin sırrını ilân eden kuluna Yüce Allah, yepyeni bir sayfa açarak, mânâ âleminin gezintisine müsaade eder ki, mânâ âlemi rükû’da değil ancak secdede seyredilebilir. Bu defa secdede “SÜPHÂNE RABBİYEL-ÂL” der. “Senin gözelliğin, senin mükemmelliğin hiç bir şeyle mukayese edilemez” der. Secde, daha çok Cenab-ı Hakk’ın güzelliğine mütevecihtir. Sübhân tesbihidir, Rukû’da Cenab-ı Hakk’ın, ilmine, azametine ait bir tesbih sırrıdır. Bu iki sır beraber geldikten sonra aynı rekâtlar tekrar edilerek ikinci rekâta gelinir. Bilindiği gibi ETTEHİYÂTÜ okunur. Ettahiyyâtü’de, “Yarabbi sen beni huzuruna aldın, kul yerine koydun, muhteşem nimetler verdin bana sırat-ı müstâkimi gezdirdin.

Çünkü Sırat-ı Müstâkime intikâl eden kul, okuduğu sûrenin veya âyetin aynen yaşanmışını görecek, secdede de mânâ âlemini, cenneti seyredecektir. Bu iki mükâfatı görebilmesi için Sırat-ı Müstâkim’e yansıması lazımdır. O yansımanın şükrünü de ETTEHİYYÂTÜ hadisi kudsisini okuyarak bildirir ki, o da, “Yarabbi, sen bana bu lütfu keremini Sevgili Habibin Fahr-i Kâinat Efendimiz’in yüzü suyu hürmetine verdin. Çünkü o Miraç’ta lütfetti bizleri de davet etmişti, senin huzuruna, Ettehiyyâtü onun için okunur. Çünkü ETTEHİYYÂTÜ’nün birinci cümlesi, Efendimiz’in, Allah’a tesbihatı ve tayyibatıdır. İkinci cümlesi de Allah’ın Efendimiz’e lütufları, keremleridir. Üçüncü cümlesi de bilindiği gibi, kulun iştirakidir, huzuru ilâhide Cenab-ı Hakk’ın lütfuna, keremine…

ŞİMDİ BU MOTİF, TAM MANASIYLA MİRAÇ’LAŞMIŞ BİR NAMAZIN MOTİFİDİR. Bu Miraç’laşmış namazın motifiyle kendi namazımızı kıyas edersek aradaki büyük uçurum mesafesini aşmak için adım adım her namazda bir milim, her namazda bir milim bu mesafeleri aşarak iki rekât namaz kıldığımız zaman, Ettehiyyâtü okuduğumuz zaman Efendimiz’in bizi lütfen ve keremle huzuru ilâhiye çağırdığını seyredecek mertebeye gelmemiz lazım gelir ki, işte bu miraç olan namazın aslında motifi budur. Namazın motifini Cenab-ı Hakk taklit namazında da aynen muhafaza etmesinin hikmeti, bize Miraç’ta neler bulabileceğimiz anlatıyor taklit namazda. Bizim kıldığımız taklit namazda biz bu hareketleri tekrar ediyoruz ama, şartımız nedir?.. Her geçen gün, her geçen saat biraz daha yakınlaşa yakınlaşa, Miraç olan namaza ulaşmaktır, ama hepimiz şahidiz ki namazımız biraz önce tarif ettiğim namazın çok uzağındadır. Neden?.. Çünkü Fâtiha’nın omurgası olan “İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn”i okuyamıyoruz…

“YALNIZ SANA KULLUK EDERİZ” dedikten sonra, dünyaya kulluk ediyoruz, kendimize kulluk ediyoruz. “YALNIZ SENDEN YARDIM DİLERİZ” dediğimiz zaman, yardımı paradan diliyoruz, güçlerden diliyoruz, uyduruk güçlerden diliyoruz, dolayısıyla da Sırat-ı Müstâkim’e geçemiyoruz. Sırat-ı Müstâkim’e geçemeyince namazımız Miraç Namazı olmuyor, gerçek namaz olmuyor. Ne oluyor?.. Taklit namaz oluyor ama, bu taklit namazımızı dahi Cenab-ı Hakk, savaş vesilesiyle dahi, hastalık vesilesiyle dahi bırakmamıza müsaade etmiyor. Namazı bozan, şeriatın tarif ettiği hususlar olmadıkça mutlaka namazı kılacaksınız diyor.

Efendim ben beceremiyorum, ben kılamıyorum, bu Miraç sırrı nerede, bu hakiki namaz nerede? Benim kıldığım namaz nerede, bunlar mazeret değil, taklit namazlarda önemli. Taklit namazla mükellefsiniz diyor. Cenab-ı Hakk taklitle başlayıp, tahkike gideceksiniz, gerçek namaza gideceksiniz, oradan da Miraç Namazına intikâl edeceksiniz buyuruyor.

Bu uzun hayatım boyunca hakiki namaza yaklaşım konusunda çok sorularla ve çok sözlerle karşılaştım. Bazıları kokular duyduklarını, ışıklar gördüklerini söylerler, bunlar tamamen konu dışıdır. BiİR NAMAZIN YÜCELMESİ. KOKU DUYMAK, IŞIT GÖRMEK DEĞİLDİR. NAMAZIN YÜCELMESİ, GÖNÜL DEDİĞİMİZ KALBİN ÖZELLİK KAZANMASIDIR. EĞER BİR KİMSE GERÇEK NAMAZA YAKLAŞMIŞSA VEYA GERÇEK NAMAZ BAŞLAMIŞSA, O KİMSENİN GÖNLÜNDE DEĞİŞİM OLACAKTIR. Düne kadar kin duyduğu insanları affetmeyi öğrenecektir, düne kadar merhamet etmediği insanlara merhamet etmeyi öğrenecektir. Düne kadar tasadduk ederken, infak ederken acaba bu para da kalsın mı derken, paranın ne lüzumu var diyecektir. BU GERÇEK NAMAZA YANSIMAMIZIN EN ÖNEMLİ UNSURU GÖNÜLLERDE MEYDANA GELEN YUMUŞAMADIR.

Çünkü, mademki Miraç’ı gönüllerde Cenab-ı Hakk’ın bir tecellisi olarak (Bu tecelli Efendimize’e ait olan tecelli değil, kullara ait olan kısmıyla) Cenab-ı Hakk’tan bir ışığın, bir nurun yansıması olarak telâkki ediyoruz, o halde GERÇEK NAMAZA YAKLAŞTIĞIMIZ ZAMAN OPERASYON GÖNÜLLERDE OLACAKTIR. IŞIK, KOKU GİBİ ŞEYLER, İNSANIN MADDESİNE SİRAYET EDEN ŞEYLERDİR.. Mânâ ilimlerinde BÛY-U MUHAMMEDÎ diye Efendimiz’e has bir koku vardır. Peki böyle bir koku niye zuhur etmesin?… diye insanlarda tereddüt olabilir, o Efendimiz’i görme aşamasında BÛY-U MUHAMMEDÎ duyulur, YOKSA KENDİSİNİ NEFSİNİN ATINA BİNDİREREK, KENDİ KENDİNİ DOLDURARAK BÖYLE BİR KOKUYU DUYAMAZ. EFENDİMİZ’İ GÖRMEYE YAKLAŞIM KAZANDIĞI ZAMAN BÛY-U MUHAMMEDÎ’Yİ duyabiliriz…

Sonra Bûy-u Muhammedî’yi görebilmek sırrı vardır. Yine gönül ilimlerinde Nur-u Muhammedî, herkesin zannettiği gibi ışık parlaması değildir. Aksine bir siyah nur’un insanın bütün zihinsel Kavramlarını durduracak kadar parlak, güzel ve bakmaya tahammül edilmeyen bir siyah nur ışığının yansımısıyla başlar Nur-uMuhammedî. Çünkü Efendimiz ilâhî güzellikleri, bir cismin bir ışığı emmesi gibi öylesine emmiştir ki hiçbirisini yansıtmamış siyah bir nur gibi tecelli etmiştir, bu çok önemlidir. Mesela, (siyah renk biliyorsunuz güneş ışınlarını alıp hiç birini yansıtmamak anlamına gelir.) Efendimiz’in de hikmeti, gönlü Muhammedî’si bütün ilâhi nurları emip cezbettiği için baktığınız zaman siyah, bakmaya tahammül edemeyeceğiniz kadar siyah bir nur görürsünüz…

Binaenaleyh Efendimiz’i görmeye yaklaşımda olacak bir takım tezâhüratı, hakiki namaza geçiyorum diye kendi kendine evhamlarla karıştırmamak lazım gelir. Söylediğim gibi HAKİKİ NAMAZA GEÇİŞ GÖNÜLLERDEKİ YUMUŞAMAYLA OLUR. NEFRETİN TÜKENMESİ, MERHAMETİN YAŞAMASI VE İNFAKIN ÇOĞALMASIYLA FARK EDİLİR. Eğer bir insan namaz kılarak yavaş yavaş infakı artıyorsa, merhameti artıyorsa bu insan hakikat namazına yaklaşıyor demektir.

Gerçek namaza geçtiğimiz zaman kesinlikle iki unsuru çok iyi fark etmek lazım. Bunlardan bir tanesi, dış etkilere karşı duyarsızdır. Yani böyle bir insan gerçek namaza geçtiği zaman bir gürültüyü duymuz, kendisini Cenab-ı Hakk’a karşı öyle kompitürize etmiştir ki ancak, Cenab-ı Hakk’tan gelecek nimetleri fark edecek hale sokar. Bunun en iyi misali de bütün tasavvuf kitaplarında yücelerin sohbetlerinde hakiki namazın tanımı, HZ ALİ EFENDİMİZ’İN BİR MUHAREBE SIRASINDA YARALANMASIYLA meydana gelen olaylarda anlatılmıştır.

Eskiden biliyorsunuz bir insan ağır bir kılıç darbesi alırsa bu insan mikrop dolayısıyla enfeksiyona uğrar ve yaralanmadan dolayı ölürdü ve onun için bir insan, bir kılıç darbesiyle ağır yaralandığı zaman ölümden kurtarmanın tek yolu o yaradan mikrobu ve kanamayı yok edecek bir faaliyet yapmak lazımdı. o zamanın tıbbında da bir tek çare vardı, yarayı dağlamak, yani demiri ısıtıp o yaralı yere sokarsanız (kızgın demiri) o zaman oradaki mikroplar ölür, kanayan damarlarda büzüşür ve yaranın en iyi tedavisi buydu… Bu yaralılara karşı güçlü kuvvetli muharipler, askerler seçilirdi, birisi yaralandığında dağlanacağı zaman onlar tutar ve o yara dağlanırdı…

HZ ALİ EFENDİMİZ BİR GÜN YARALANDI VE çok güçlü olduğu için, Hz Ali Efendimiz’i tutacak bahadır kim diyee tereddüt geçirdiler…O sen tut diyor, öbürü ben tutamam diyor, böyle bir andayken, EFENDİMİZ DEDİ Kİ; “İKİNDİ NAMAZINA ÇOK AZ VAKİT KALDI, NAMAZDA DAĞLAYIN” DEDİ… VE gerçekten Hz Ali Efendimiz namaza durduğu zaman dağladılar, namazın hiçbir hareketini aksatmadı dağlama sırasında… İşte gerçek namazın bir büyük unsuru bu dışardan gelen etkileri duymaz, yalnız bir yara etkisi değil gönlünde hiçbir üzüntüsü kalmaz gerçek namaza geçmiş insanın… Dış görünüş itibariyle ne kadar elem verici bir hadisenin içine de düşse, ne kadar dayanılması imkansız bir acıya da düşse kesinlikle bunu hissetmez. GERÇEK NAMAZA ADIM ATAN İNSAN ELEMLERİNİ, ACILARINI, KAYGILARINI, TELAŞLARINI, AKLINIZA NE GELİYORSA BUNLARIN HEPSİNİ SİLKELER ATAR. Birinci hadise budur…

İKİNCİ HADİSESİ, namazın işaretlerinde belirli olan hadiselerin zuhur etmesidir. Gerçek namaza geçmiş bir kimse mutlaka, demin Sûre-i FİL’i misal verdim, mutlaka onu okurken ebâbillerin, Ebrehe’nin ordusunu mahvettiğini seyreder. Eğer, Yasin’in ikinci sayfasını okuyorsa Habibi Neccâr’ın nasıl şehit olduğunu görür, yani bunu görmemesi mümkün değil, hakiki namazın unsurudur bunlar ve secdede mutlaka cennetin hazzını duyar. Hakiki namazın unsuru budur. Ama hakiki namazda bir tek, ya bunları görür ya görmezse hakiki namaz değildir diyemezsiniz. Bu da kademe kademe başlar, yavaş yavaş hakiki namaza geçen bir insan önce acılarını unutur, manevi acılarını, müteessirdir, çok yakınını kaybetmiştir ama namaza durduğu zaman hiçbir şeyi kalmamıştır…

Böyle başlar hakiki namaz, evvelâ acılarını unutur, sonra gürültüleri duymaz olur. Mesela, o namazdayken bir şey patlamış olur, çoluğu çocuğu “gürültüyü duydun mu baba?” der.., “yok duymadım oğlum” der… Yani mertebe mertebe başlar… birdenbire Habibi Neccâr’ı seyretmeyebilir, birdenbire secdede cenneti görmeyebilir, mertebe, mertebe, adım adım mutlaka bunlara yaklaşacaktır… Hakiki namaza geçişte bu gerçeği kaybetmemek lazım, yani, bu hakikidir, bu hakiki değildir diye hüküm vermemeli.

Hakiki olmaya başladı namazı veya iyice hakikat oldu gibi onun da muhtelif fazları vardır, onun da günleri, onun da saatleri vardır. Bir şey daha arzetmek istiyorum, pek çok hakiki namazı geçmiş insanın bütün namazları hemen hakiki olmayabilir. Yani haftalık namaz içersinde bir tane hakikinin bir kısmını yakalayabilir, onu yakaladı, ondan sonrakiler gelmiyor diye bıkmamalı, üzülmemelidir. Çünkü Cenab-ı Hakk o kadar lütfetmiştir…

Hakiki namazın anahtarı “İyyâke na’budu iyyâke nestâin” dir… Kendi kendine hesap edecek, diyecek ki, “ben paraya kulluk ediyor muyum, mevkiye kulluk ediyor muyum, güzele kulluk ediyor muyum, yani beşeri güzele, ondan sonra çoluğuma çocuğuma, anneme, babama, yakınlarıma kulluk ediyor muyum, yani, buradaki kulluk şu demektir: YAKINLARININ HATALARINA RAĞMEN, ONLARI BEŞERİ ZAAFLARLA HOŞ GÖRMEKTE BİR KULLUKTUR. OĞLU İNANCA KARŞI ÇIKMIŞTIR, HOŞ GÖRÜR, OĞLU DİYE.. İŞTE O KULLUKTUR… ELÂLEM NE DER?.. DİYE NAMAZ KILMAKTAN KORKAR, BAŞINI ÖRTMEKTEN KORKAR, BİR TAKIM SOYTARILIKLAR, BU KULLUKLAR VARKEN NAMAZ TAKLİT NAMAZ OLUR. İNSANLAR PARAYA, ÇEVREYE, MEVKİYE, SİYASİ GÜÇLERE KARŞI KULLUK EDİYOR DİYE “BU İNSAN NAMAZ KILMASIN, DİNDEN ÇIKTI” DEMEK DE, BİRAZ FAZLA İLERİ GİTMEK OLUR…. BU KULLUKLARDAN KURTULMAK BİRAZ ZOR BİR İŞTİR…

Ancak şunu bilmesi lazım ki, “ben hakiki namaza ne kadar yanaştım” diye kendine soru sorduğu zaman, “ben İYYÂKE NA’BUDU ve İYYÂKE NESTÂİN’İ ne kadar okuyorum” demesi lazım gelir. Çünkü hakiki namaz için bir Veliyyullah (Allah Dostu), aynen şu ölçüyü kullanmıştır: Diyor ki: “Cenab-ı Hakk, tekbir-i tahrime’yi getirdikten sonra, Fâtiha’nın dördüncü âyetine kadar seyyanen perdeyi açtırır, ilâhi güzellikleri seyretme üzere, tâki, “İYYÂKE NA’BUDU ve İYYÂKE NESTÂİN” e kadar perde açıktır., Eğer, “İyyâke na’budu ve iyyâke nestâin” demesinde isabet varsa, bu adam veya hanım yalnız bana kulluk etti diyorsa Allah (cc), namaz devam eder. İşte hakiki namaz odur… Değilse diyor, meleklerine emreder perdeyi kapattırır, hakiki namaz biter, taklit namaz devam eder…

Aslında her mü’min şartlarına uygun, abdestiyle, kıyafetiyle, kıbleye yönelmesiyle namaza durduğu an, hakiki namaza durmuştur. Onun için namazı hakikaten gönlünde büyük bir arzuyla duyan bütün mümin kardeşlerime benim naçizâne tavsiyem hakiki namaza yaklaşabilmek için, ne kendini dolduruşlara getirmek lazım, ne birtakım evhamlarla, kokular duydum, ilhamlar aldım gibi, şeytanın imâlarına, oyunlarına gelsinler…

Şimdi hatıra gelebilir ki, namazda şeytan ne gezer?.. diye. Eğer namazda şeytan gezmeseydi, Cenab-ı Hakk, Fâtiha’dan evvel EÛZUBESMELE ÇEKTİRİR MİYDİ?… Allah huzurunda olduğumuz halde dahi şeytanın bu ibadeti bozmak için namazda bile bize gelebileceğini göstermek için Fâtih’dan önce EÛZUBESMELE çektiriyor. Demekki şeytan namazın içinde bile gelebilir, gelemediği yer “İyyâke na’budu ve İyyâke nestâin”i sağlam söylediyseniz şeytanın perdesi bitmiştir. Çünkü, o nisanı Allah’tan gayriye taptıracak, rağbet ettirecek bir yakası yoktur ki tutsun şeytan. Şeytanın tutması için ona bir fırsat vermek, ona pas vermek lazım, işte bu pas “İyyâke na’budu ve iyyâke nestâin”i tam söyleyenlerde mümkün değildir…

Dolayısıyla gerçek namaza kendisini aday sayan her müminin, gerçek namaza aday olmaya hakkı vardır. Bir defa müminler ben kimim, gerçek namaz kim diye Efendimiz’in Miraç’ta talep ettiği nimetten, Allah’ın verdiği nimetten kendini uzak tutamaz. Bu gerçek namaza yaklaşabilmek (Cenab-ı Hakk’ın verdiği ömür belli değildir.) mümkün olduğu kadar kısa zamanda yaklaşmaya çalışmak lazım ama bulamadığı zamada paniğe kapılmadan, “inşallah yarın nasib eder, ben de biraz daha gayret edeyim, şu İyyâke na’budu’yu biraz daha sağlam söyliyeyim” diyecek bir merhaleye gelmesi lazım.

BENİM BÜTÜN KARDEŞLERİME TAVSİYEM: Gerçek namazın anahtarını orada burada aramayınız, hele bir takım yanlış insanların, “ben sana gerçek namazı kıldırırım” diyenlerin sözlerini kat’iyen ciddiye almasınlar, kimse kimseyle hakiki namazı kıldıramaz… gerçek namaz hiç kimseye torpilli olarak zuhur etmez.. ” İyyâke na’budu ve iyyâke nestâin”i kendi iç dünyasında çok rahat pırıl pırıl yansıtması lazım. Bir insan Allah’tan gayrisine kulluk etmedikçe, (Allah Teâla Efendimiz’e Miraç’ta söz vermiştir) ona mutlaka gerçek namazı nasip eder, bundan hiç şüphesi olmasın hiç kimsenin aaa bunun anahtarı, bir başka değişim değildir, kendi kendini dolduruşa getirmek değildir. Ben nefsimi yendim, ben filan vakit şunu yiyecektim de yemedim falan değildir. Nefis kolay yenilmez, nefsin oyunları envai çeşittir. Bu oyunlara, tuzaklara düşmemek için anahtarda her gün kendisini murakabe edip “İyyâke na’budu ve iyyâke nestâin”i doğru söyledi mi, söylemedi mi? Bunun murakabesini yapmaktır. Eğer bunun murakabesini yapabilirse bir insan, dikkat ederseniz İSLÂMİYETTE ÇOK ÜZERİNDE DURULAN BİR KONU, Y A L A N KONUSUDUR… YALAN sıralanmada fıkıhta günah sınıfına alınmıştır…

BURADAKİ YALAN UNSURU “İyyâke na’budu ve iyyâke nestâin” de çok büyük tahrip edici unsurlardan bir tanesidir. Çünkü YALAN ALLAH’A KULLUK ETMEMEKLE GELİŞEN BİR ŞEYDİR. BAŞKA BİR MENFAATE KULLUK ETMEK İÇİN YALAN SÖYLENİR. DİKKAT EDİNİZ BAKINIZ, YA PARAYA KULLUK ETMEK İÇİN YALAN SÖYLENİR VEYAHUT GERÇEK SÖYLENDİĞİ ZAMAN KENDİSİNE BİR SIKINTI GELEECEĞİ ENDİŞESİ İLE YALAN SÖYLENİR, BU TARZDAKİ BİR KOMPOZİSYON İSE ALLAH’A KULLUK ETMEMEKTİR. Eğer sen yalnız Allah’a kulluk ediyorsan hiçbir şeyden korkmaman ve gerçeği söylemen lazım. Onun için yine “İyyâke na’budu ve İyyâke nestâin”i güzel söyleyebilmek ve bu mecalle hakiki namaza erişebilmek için, ÇOK BÜYÜK UNSUR YALANDIR. ÇOK CİDDİ SAKINILMASI LAZIM GELEN BİR UNSURDUR…

Çünkü, Hadis-i Şerifte: Efendimiz’e soruluyor:Ya Resûlüllah! Bir müslüman hırsızlık yapabilir mi?.. Efendimiz: Yapmaması lazım ama İktiza-i beşeriyet gereği, yapabilir, peki bir müslüman içki içebilir mi? İktiza-i beşeriyet gereği yapabilir,yapmaması lazım ama yapabilir, zina işleyebilir mi?İktiza-i beşeriyet yapabilir… YALAN SÖYLEYEBİLİR Mİ? ASLA SÖYLEYEMEZ, DİYOR… Bakınız burada ne oluyor o zaman, İMÂNLA YALAN BAĞDAŞMIYOR, dolayısıyla bir çok din bilgini YALANI KÜFÜR MANZUMESİNDEN SAYMIŞTIR VE NÜNÂFIKLIĞIN BİR BELİRTİSİ OLARAK SAYMIŞTIR. ALLAH’A KULLUK YAPMADIĞI HALDE MENFAATLERE KULLUK YAPTIĞI İÇİN MÜNAFIKLIK SAYMIŞTIR.

Yine bu hakiki namaz vesilesiyle arzetmek istiyorum ki, “İyyâke na’budu” diyen insan başka şeye kulluk yapmaz. Yapmazsa zaten yalan söylemez, menfaatler karşılığı Allah’a karşı görevlerini aksatmaz. Şimdi bir insan İNFAK ile mükellefken elindeki nimetleri başkalarıyla paylaşmakla mükellefken bu insanın İNFAKTAN BİLEĞİNİ GERİ ÇEKMESİ, SARFINAZAR ETMESİNİ, ALLAH’A KULLUK YAPMAKLA YALNIZ ALLAH’A KULLUK YAPMAKLA NASIL BAĞDAŞTIRACAKSINIZ… ALLAH ver diyor, dünya menfaatleri verme diyor, sen vermemeyi tercih ediyorsan. Peki nasıl “İyyâke na’budu” diyeceksin, bunun hesabını vermek çok güçtür…

Onun için bütün ibadetlerin özü namaz denmesinin sebebi budur. Yani namazı sıradan bir ibadet, bir motif olarak görmek mümkün değildir. Gerçi namazın sırf motif olarak, şekil olarak, sırf abdestle, gerek namazdaki hareketlerle insanın beden sağlığı bakımından nâmütenahi nimet fazı vardır ama asıl namazın özündeki hikmet, insanı Allah’ın huzurunda var kılabilmek, Allah’la konuşma haline sokabilmek hikmetidir ki hakiki namazdır.

Nitekim, Efendimiz ashaptan bir zatın gelipte, nerede kaldın diye sorduğu zaman, ” namazdaydım efendim” diye cevap verince, “Niye Allah’la konuşuyordum” demiyorsun da namazdaydım diyorsun şeklindeki uyarısı bize hakiki namazın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. İşte bu hakiki namaza gidebilmek için “İyyâke na’kbudu ve iyyâke nestkâin”sırrına yapışmak, “ben her şeyi biliyorum, artık uçacağım, veli olacağım” diyerek veya bir başka kendisi gibi düşünen insanla bir saraya gelipte birtakım zikirler yaptığını zannederek bu işi kurtardım sanmak olmaz.

Bunun ölçüsünü yapmışlar, dur kardeşim namaza ben hakiki namaz kılıyorum diyen adam tecrübesini yapacak, namaza dursun birisinin eline kızartılmış bir mil versin değdirsin bakalım zarar vermeyecek bir tarafına. Ben, elini ayağın öperim, eğer namazda okuduğu ayeti seyrediyorsa ve bir de hiçbir şey duymuyorsa başımızın üzerinde yeri var. Biz hiç kimsenin hakiki namazı kılmasını istemiyor değiliz. Aksine hakiki namazı kılabileceğini savunuyoruz ama dolduruşa gelmesi, hele hele gurura düşmesi onu gelecekte iki senede kazanacağı gerçek namazı yetmiş sene tehir eder, onun için net olarak bilmek lazım gerçek namazı.

Gerçek namazdan bir merhale sonra zuhur eden Miraç Namazını düşündüğümüz zaman, Miraç Namazı artık ifadeyle bu söylediğim vecibelerle, bu söylediğim tarzlarla ifade olunmaz. Çünkü İlâhi huzurda bütün alemleri seyre çıkmıştır. Secdesine geldiği zaman bütün âlemi melekûtu zerre zerre hissetmiştir, yaşamıştır… Belki zaman ötesine çıkmıştır, belki zamanın gerisine fırlamıştır Miraç namazında ama bu tanımı, biraz çok daha güçtür. Ama bir hakiki namaz unsurları bize verildiği için nisbeten daha kolaydır…

Efendimiz’in bütün namazlarını Miraç namazı olarak biliyoruz. Bir de ayrıca Efendimiz’in savaşlarda da savaşın en kızgın anlarında da kıldığı namazlar da Miraç namazlardır. Daha doğrusu Allah’ın evrenleri yaratması ve Efendimiz’e “LEVLÂKE LEVLÂK LEMMA HALÂKTUL EFLAK” (Sen olmasaydın, sen olmasaydın bu evrenleri yaratmazdım) sırrı içersinde mütalaa ettiğimiz takdirde, Allah’ın (cc) hedefi, arzusu ve gönlündeki muradı, Efendimiz’le bir yansıma birliği kurmak, bir intikal tecelli birliği kurmaktadır. Bu tecelli birliği için otomatikman Fahr- Kâinat Efendimiz’in namazı Miraç Namazı bu akıl almaz ilâhî tecellilier karşısında nasıl dayanabildiği ve ertesi gün o çölün yorgunluğunda insanlara dert anlatma meşakkatini nasıl birlikte götürdüğünü, insanın zekası, dehası veyahutta kavramları anlayamaz, izah edemez, o bambaşka bir şey.

Bu namazlarında Efendimiz zamanın ve mekânın dışına çıkıyor ve akıl almaz ilâhi tecelliler karşısında hazzından dolayı geri dönemez ama, geri dönmekle müşkülat diye şey yok çünkü bu bir muradı ilâhidir.

Allah (cc) hepinize hakiki namazı, Miraç Namazını nasip etsin…

_____________________________________________
Nur Dolu Geceler Kitabından alınmıştır.Damla Yayınları


MİRAC VE NAMAZ

 

Namaz konusunda Hazreti Rasulullah buyuruyor ki:
"Mü’minin MİRÂC'ıdır, namaz"..
"Mi’râc" konusunu iyi anlamak lâzım!.
"Namaz, mü’minin Mi’râcıdır" diyor Hazreti Rasulullah...

Hazreti Rasulullah diyor ki;
"FATİHASIZ namaz olmaz!."
Başka bir şey söylemiyor! Tekbirsiz namaz kılınmaz demiyor! Namaz da Mi’râc olduğuna göre, Mi’râcın yolu Fatihadan geçer demektir bunun anlamı!.

 
Alllah’a şükür ben namaza duruyorum...
"Bismillâhirranmanirrahim. Elhamdu lillâhi rabbil alemiyn errahmanir rahiym maliki yevmiddiyn...... amin."
Ben namaz kılmadım!. FATİHA'yı "OKU"madım.
Dil ile Fatihayı tekrar etmem yetmez!. "OKU"madım!.
Hatırına nerede geldi?
kal orada!.
Geri dön!.
Besmeleyi çek! "Elhamdu lillahi rabbil alemiyn” diyerek bunun manâsını bir düşünün!
Sonra "mâliki yevmid diyn" in manâsını bir düşünün. Bundan sonra da, “iyyake na’budü" nün manâsını idrak etmeye çalış!.
İşte o zaman namazın yerine gelir. Mirâc basamaklarında yukarı adım atarsın. İşte o zaman namazın ne olduğunu da anlarsın!
Ya bunu yapmazsak?.
Ama, çabuk okuyalım da bitsin namaz!
Pardon!. Hanginiz buradan bir an önce kalkıp gitmek istiyor?...
Ama o namaza durduğunuz zaman bir an önce bitirip gitmek istiyorsunuz. Allah’ın huzurundan çekip gitmek istiyorsunuz.
Kurân'ı hatmetmekten, benim anlayışıma göre daha değerli olan; Kurân'ı anlamaktır. Kurân'daki bu değişik manâları bir araya getirip sonuç çıkarmaktır. Ve de düşünerek yaşamaktır.
Sen, ey Allah’ı isteyen kişi!.. Bir sohbet ortamını bırakıp gitmek istemezken, Allah’ın huzuruna çıktım diyorsun!.. Sonra da, bir an evvel okuyacaklarını okuyup kaçmaya çalışıyorsun!..
namazın hakkını vermek lâzım!. Namazın hakkını vermek için de, ağızdan çıkacak her kelimenin manâsını öğrenmek ve onu anlayarak, hissederek söylemek gerek!.
Benim karşıma gelen biri, ağzından çıkan kelimelerin manâsını idrak ederek söylemiyorsa, uyarıyorum; “Sen ne konuştuğunun farkında mısın? Ağzından çıkan kelimelerin manâsını anlıyor musun, idrâk ederek mi konuşuyorsun?” diyorum.
Namaza durduğun anda da, sana bu şekilde hitap ediliyor ama senin kulağın onu duymuyor. Namaza durduğun anda sana hitap ediliyor; “Ağzından çıkanın manâsının farkında mısın?”
“Efendim, bir türlü namaz kılamıyoruz...”
Ne dediğinin farkında olmazsan sen nasıl namazı eda edersin ki?
İki kişi karşı karşıya geldiğiniz zaman, düşünerek, idrâk ederek birbirinize hitap ediyorsunuz. Ne demek istediğinizi bilerek.
Sen, Allah huzurunda, ne dediğini bilmiyorsun!.
Sarhoşlar için gelmiş bir âyet var;
"sarhoşken namaza yaklaşmayınız!."
Niye?.
“Sarhoşken” sözünden kasıt ne?
"Ne dediğinizi, ağzınızdan çıkanı bilmez bir halde iken namaza yaklaşmayın" diyor.
"Sarhoşluktan" murad, içki içmek değil, içkinin şuuru bulandırmış olması ve bunun neticesinde de ağızdan çıkan sözün idrâkında olmamak, demektir.
Yani, ağzından çıkanın manâsını sen idrak edemiyorsan, o zaman namaza yaklaşma diyor!
Biz bunu nasıl anlıyoruz?.
Namaza duruyoruz. Ne amacımızın farkındayız, ne namazın!. Bir görev!. Görevi yerine getiriyoruz.
Görev olsun diye verilmedi ki sana Namaz!.. Bir amaç uğruna verildi.
Nedir o amaç?.
Bâtınında, Hakikatında Allah’ı müşahede edesin diye!.
Sen, bu amacı gerçekleştirmek için namaza gireceksin, namazı eda edeceksin ki, Mi’râc hasıl olsun.
Yani bu bir görev değil!.
Mi’râcı yaşamanın sonucunda, sende hasıl olacak bazı şeyler var. O bazı hasıl olacak şeyler sonucunda geleceğin sıkıntı ve azaplardan kendini kurtarıp, bir yere varacaksın.
Bir amaç uğruna sana namaz kapısı açıldı.
Sen namazı bir görev gibi düşündüğün zaman, zaten hiçbir şey alamıyorsun, anlamıyorsun, demektir.
Sana bir görev verdikleri için geldin.
Geldin, gördün ve gittin...
Ne aldın?..
HİÇ!...
Beş vakit namaz, sana günde beş defa Mi’râcın kapısını açıyor.
O kapıdan içeri girip sarayın sahibi ile hemhâl olmayı nasip ediyor...
Sen de "öyle bir şeye benim ihtiyacım yok” diyor, ondan sonra da, “ben bu yoldayım, O’nun yolundayım,” diyorsun.
Kendini aldatma!..
Namazı yaşamıyorsun, namazı eda etmiyorsun!
Ondan sonra da "ben bu yoldayım” diyorsun.
O yolda olmak bir şey ifade etmez ki!.
Yola çıkmaktan amaç, hedefe ulaşmaktır.
Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. şöyle bildiriyor :
“Kılınan her vakit namazı, kendisinden önceki namazla arasında işlenmiş olan bütün günâhları siler, temizler, arıtır.”
Ve bunun misâlini de şu şekilde veriyor.
“Sizin evinizin önünden bir ırmak aksa ve siz bu ırmağa günde beş defa girip çıksanız, üzerinizde hiç bir kir, pislik kalır mı?"
Nasıl ki, günde beş defa yıkanan birinin üzerinde maddi bir kir, pislik kalmazsa, aynı şekilde günde beş vakit namazını edâ eden kişinin de üzerinde günah kiri kalmaz.
Ama burada bir incelik var. Bu anlatımda dikkat etmeniz gereken bir püf noktası var:
Yine Hz. Rasulullah buyuruyor ki:
“Fatihasız namaz olmaz!“
Namazı edâ etmiş olmanın ana şartı, her rekâtta Fatiha sûresini okumaktır. Nedir o Fatiha sûresi bir kez okuyalım;
Bismillâhirrahmanirrahim. Elhamdulillâhi rabbel âlemin, errahmanürrahim, malikiyevmiddin, iyyake na'büdü, ve iyyake nestâiyn, ihdinas sıratel müstâkiym, sırat ellezine enâmta aleyhim, gayril mağdûbi aleyhim, veleddââlliyn, âmin.
Eğer bu, namazda okunmazsa o namaz yerine gelmiş, edâ edilmiş olmaz, diyor Hz. Rasulullah.
Senin paran yoksa, imkânın yoksa Cenab-ı Hak sana da beş vakit namazı ihsan buyurdu. Günde beş vakit edâ ettiğin zaman her bir namaz arasındaki günahlardan temizlenip, arınıp, sıfırlanıyorsun!.
Peki, bu beş vakit namaz da neye bağlı?
Fatihanın okunmasına bağlı. Fatihasız namaz olmaz!
Fatiha sûresinde ne var ki, Fatihasız namaz olmuyor?.
Kurânın diğer sûrelerinde olmayıp da sadece Fatiha sûresinde olan ne?.
Fatiha sûresinin en önemli en can alıcı âyeti;
“İyyake nâ’budü ve iyyake nestaiyn,” dir.
İnsanın bütün günâhlarının bağışlanmasına sebep olan âyet, “iyyake na’budü ve iyyake nestaiyn” ayetidir. Niçin?..
Buna girmeyeceğim. Her kes kendi bünyesinde, kendi ilmine göre, kendi mertebesine göre düşünsün araştırsın!..
Ama buradaki sırrı size söylüyorum.
Buradaki sır “iyyake na’budü ve iyyake nestaiyn” dir. Onun için namazda Fatihayı okurken özellikle bu âyeti düşünerek okuyun!. Üstünde durarak okuyun!.

Namaza durduğunuz zaman, ezbere, düşünmeden, bir teyp gibi değil; namazı düşünerek, üstünde durarak okursanız, farkını ve faydasını mutlaka görürsünüz.
Bu masayı üstün körü, şöyle bir silmek var; bir de bastırarak, işine önem vererek silmek var. Ehemmiyet vererek silersen tozu, masa daha iyi temizlenir.
“İyyake na’budu ve iyyake nestaiyn” âyetini de düşünerek, anlayarak, hazmederek tekrar edersen, mermerin üzerindeki kirleri böyle almışın gi

BUGÜN CUMA İÇERİK

15/4/2008


LOKMAN SURESİNDEN NASİHATLER

HER SENE BİR - İKİ KERE İMTİHAN

Dünya hayatının gerçeği

MEVLİD KANDİLİ

PEYGAMBERİMİZİN GÜZEL HAYATI

EY YOLCU 1

EY YOLCU2

BİRİLERİ BİZİ GÖZETLİYOR

YUSUF SURESİNİ KUYUDAN ÇIKARMAK

TAKVA NEDİR

elbisem nasıl? yakışmış mı?

ÖRNEK


 

RAMAZANNAME 1           KIL BENİ EY NAMAZ

RAMAZANNAME 2           NAMAZI DOSDOĞRU KILMA

RAMAZANNAME 3           PAZARLIKSIZ NAMAZ

RAMAZANNAME 4           NAMAZ

RAMAZANNAME 5           ABDEST

RAMAZANNAME 6            NAMAZIN BAHANESİ YOK

RAMAZANNAME 7            NAMAZIM BENİ TERKETME

RAMAZANNAME 8           KILMAZSAM YAŞAYAMAM

RAMAZANNAME 9           NAMAZIN ÖNEMİ

RAMAZANNAME 10         NAMAZI SEVMEK

RAMAZANNAME 11          NAMAZA BAŞLAMAK

RAMAZANNAME 12-II    NAMAZI TERK

RAMAZANNAME 12 - I    NAMAZI TERK

RAMAZANNAME 13          NAMAZ

RAMAZANNAME 14          NAMAZ

RAMAZANNAME 15          ÇOCUK VE NAMAZ

RAMAZANNAME 16         EZAN

RAMAZANNAME 17          SECDE

RAMAZANNAME 18          ABDEST

RAMAZANNAME 19          NAMAZ

RAMAZANNAME 20         ABDEST

RAMAZANNAME 21          ABDEST

RAMAZANNAME 22          ABDEST

RAMAZANNAME 23          ABDEST

RAMAZANNAME 24          NAMAZ

RAMAZANNAME 25          KADİR GECESİ

RAMAZANNAME 26          DUA

RAMAZANNAME 27           DUA

RAMAZANNAME 28           BESMELE


HER SENE BİR - İKİ KERE İMTİHAN - BUGÜN CUMA

11/4/2008

Allah-u Zülcelal  ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:


   "
Onlar, yılda bir defa veya iki defa  imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı? Böyleyken yine tevbe etmiyorlar, ibret de almıyorlar." (Tevbe; 126)


Bizler de bu ayette olduğu gibi hayatımız boyunca imtihan ediliyoruz.

İmtihanlar genelde karşımıza nefsimizi etkileyecek şekilde geliyorlar.

Gelir düzeyi düşük bir insanın önüne günün birinde haram yolla çok para kazanma imtihanı çıkabilir,

ya da çok hoşlandığımız hatta aşık olduğumuz birisi inançsız çıkabilir, onunla evlenip evlenmememiz bir imtihandır.

Kimse zannetmesin ki imtihanlar, ben imtihanım diye karşımıza çıkar.

İmtihanlar gökten inmez, hayatımızın günlük akışı içinde gerçekleşir bunlar.

İmtihanın büyüğü de olur, küçüğü de olur.

Gün içinde namaz kılma zamanında sinemaya gitmek ve bu nedenle namazı kaçırmak da bir imtihandır,

çok yakın birisinin ölmesi de,

iflas etmemiz de,

elimize geçen rızkın harcaması da,

arkadaşlarımızın dini yaşıyoruz diye alay etmesi de,

bazen çok yakınlarımızın dini yaşamamıza karşı çıkması da bir imtihandır.

Ahiret gününde utanmak istemiyorsak, aslında çoğu nefsimizin hoşuna gitmesine rağmen o imtihanlarla başa çıkmasını bilmeliyiz.

imtihanla başa çıkmak için ilk önce imtihanı algılamak bu Rabbimin imtihanıdır diyebilmek gereklidir.

Bu dünyanın geçici heveslerine aldanıp ahiretimize zarar getirmeyelim herşeyin Allah`ın kontrolünde olduğunu unutmayalım,

imtihanı hissettiğimiz an şeytandan Allaha sığınalım

O`ndan yardım isteyelim.

Yazar : DİDEM

 

Bazı insanlar günah işlerken onunla ferahlanıyor, seviniyorlar. Günahlarnefse tatlı gelir. Nefsin günahlara meyli vardır. Fakat tevbeden sonra,günahların nefse acı gelmesi lazımdır.

 

   "Onlar, yılda bir defa veya iki defa  imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı? Böyleyken yine tevbe etmiyorlar, ibret de almıyorlar." (Tevbe; 126)

 (Tevbe; 126)

 

Peki biz görebiliyormuyuz?

Bu seneki imtihanlarımız nelerdi?

Geçen senekiler nelerdi?

Daha evvelkiler?

Bu Rabbimin bir imtihanıdır diyebildik mi? Görebildik mi?

Onun bir imtihan olduğunu algılayabildik mi?

 

Şu an ki imtihanınız/imtihanımız neler olabilir?

 

Peki imtihanı başardık mı? Kazandık mı? Kaybettik mi?

Büyük İmtihanı kazanmak için çalıştık mı?

Küçük imtihanlar için kendimiz yada çocuklarımızı kursa gönderirken, büyük imtihan için biz kursa gittik mi?

İmtihanı kazanma kılavuzumuzu KURANI okuduk mu?, Allahın bizi kötülüklerden koruyacağını söylediği namazlarımızı koruduk mu? Gereği gibi kıldık mı?


Eğer kursa gitmeden imtihanı başarılamayacağına inanmıyorsak, biz büyük imtihanın gereklerini yapmadan imtihanı kazanacağımızı sanmak yanılgısına düştük mü?


Ne yapıyoruz? nereye gidiyoruz?

 

Eğer imtihanı kaybettik ise tevbe ettikmi?

Yoksa hala aynı şeyleri işlemeye yapmaya devam mı ediyoruz?

Günahta yanılgıda ısrarmı ediyoruz?

 

Çevremize bakıp bizim gibi imtihan kaybedenleri görebiliyormuyuz?

Çevremizdeki insanların imtihanlarını algılayabiliyormuyuz?

Onların nasıl kazandıklarını veya nasıl kaybedenlerden olduklarını görebiliyormuyuz?

Onlardan ibret alabiliyormuyuz?

Yoksa ayetteki gibi ibret almayanlardanmıyız?

 

Küçük imtihanlar için okunmuş sular, yiyecekler, kurslar, özel öğretmenler, kitaplar, dergiler,...lar,...ler,....

Ya büyük imtihan için? Okunmuş sular, yiyecekler, kurslar yetecek mi? Onu kazanmak için / kazanmaları için neler yapıyoruz, ya da yapmalıyız?

 

Çocuklarımızın ve kendimizin 40-50 senelik geleceği için neler yapıyoruz, peki 40-50 sene sonraki geleceği için / geleceğimiz için?

O sonsuz gelecek için?????????????


İMTİHANI KAZANMAK İÇİN İMTİHANI GÖRMELİ, SORUYU ANLAMALIYIZ!...


O HALDE BOŞLUKLARI DOLDURALIM


BENİM BU SENEKİ / ŞU ANKİ İMTİHANLARIM ???

1- ..............................................dan imtihan ediliyorum

2- ..............................................den imtihan ediliyorum

3- ................................. den imtihan gelebilir

4- ...................imtihanını kaybettim, tövbe etmeliyim, ediyorum

5- onlar ........................la imtihan ediliyorlar,

6- o ....................... imtihanını kaybetti

7-.....................

8-................

9-..........

10-....


LOKMAN SURESİNDEN NASİHATLER

4/4/2008
YOL REHBERİMİZ / KILAVUZUMUZ KİTAPTAN AYETLER
lokman 12-19

12.
Biz Lokmana "Allah'a şükret" diye hikmet verdik.
Kim şükrederse kendisi için şükreder.
Kim nankörlük ederse bilsin ki Allah müstagnidir, hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.

13.
Lokman oğluna nasihat ederken:
"Evladım! dedi,
sakın Allah'a eş, ortak uydurma! Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür."

(...Kendi istek ve tutkularını/arzularını (hevasını) (=kendini) ilah edineni gördün mü? ... furkan suresi 43)
14.
Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik.

Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıstır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer.
İnsana buyurduk ki:
"Hem Bana, hem de annene babana şükret,
unutma ki sonunda Bana döneceksiniz."

15.
"Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme!
Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin,
makul bir tarzda onlara sahip çık!
Bana yönelen olgun insanların yolunu tut!
Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak
ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim.

16.
"Evladım, yapılan iş;
bir hardal tanesi kadar küçük olsa,
bir kayanın içinde saklı da olsa, yada
göklerin (tepesinde) veya yerin (dibinde) bile bulunsa,
mutlaka Allah onu meydana çıkarır. Allah öyle latîf, öyle habîrdir

17.
Evladım,
namazı hakkıyla ifa et,
iyiliği yay,
kötülüğü de önlemeye çalış,
ve başına gelen sıkıntılara sabret.
Çünkü bunlar
azim ve kararlılık gerektiren iş
lerdendir.

18.
Kibirli davranarak insanlara yüzünü dönme,
yeryüzünde çalımlı çalımlı yürüme!
Çünkü Allah kibirle kasılan, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.

19.
Yürürken ölçülü, mûtedil yürü!
Konuşurken sesini ayarla,
bağırarak konuşma!
Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktıgınca bağıran eşeklerin sesidir.

Dünya hayatının gerçeği - Bugün cuma

28/3/2008

Ey insanlar!
Allah’ın vâdi gerçektir,
sakın dünya hayatı sizi aldatmasın
 ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın! FATIR SURESİ 5


"Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda (birbirinize karşı) övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. (Bu) tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekicilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap; Allah'tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı ise, sadece aldatıcı bir geçinmedir" (el-Hadîd, 57/20)

Bir bayram ziyaretinde karşılaştığım dostum ‘
bütün servetimi kaybettim’ dedi gülümseyerek. Görüşmeyeli çok olmamıştı. Bu kısa süre zarfında ne olmuştu da servetini kaybetmişti? Hemen aklıma borsa geldi. Borsa oyuncusu olduğunu, aldığı kağıtların seyrini heyacanla takip ettiğini ve oradaki kazançlarıyla ilgili bizlerle sohbet etmekten hoşlandığını biliyordum.
Fakat yüzünde servetini kaybetmiş bir insanın o acınası ve ağlamaklı ifadesi yoktu. Hatta gülüyordu.
Ben ‘
borsada mı?’ diye sordum. ‘Evet’ dedi keyifle.
Sonra borsada bir ara çok kazandığını, evler arabalar aldığını fakat sonunda yaptığı yanlış bir yatırımdan dolayı bütün servetini yitirdiğini anlattı.
Böyle büyük bir kaybı bu kayıtsız haliyle anlatması olayın ciddiyetiyle bağdaşmıyordu. Çünkü normal halde harcamalarında ince hesaplı ve çok düşünceli hareket ediyor, mesela senet imzalatmadan ve sağlam kefil göstermeden kimseye borç para vermiyordu.
Şimdiki kayıtsızlığı ya artık hayatı fazla ciddiye almadığını yani; önemli bir tavır değişikliğini, ya da şaka yaptığını gösteriyordu.

Ne olduğunu anlamaya çalışırken içeriden küçük bir çocuk koşarak gelip babasının kucağına atladı: ‘Baba bir kere daha oynayalım ne olur!’ diye yalvarmaya başladı.

Meğer biz içeride sohbete dalmışken o gidip çocuklarla yeni çıkan ve çocukların çok ilgisini çeken şu borsa oyunu oynamış. Kaybettiğini söylediği serveti de orada yitirmiş. Şimdi hep beraber gülüyorduk. Giden onca servet kimseyi şoka sokmamış hatta bir eğlence konusu dahi olmuştu.
Borsada kaybeden kişi, tüm kayıplarına rağmen bu olayı neşesinden hiç bir şey kaybetmeden aktarıyordu bize. Hatta onca şeyin sahibi olup sonra da onu kaybetmek eğlenceli gelmişti kendisine.

Bu, gerçek hayatta başına gelseydi aynı şekilde davranabilir miydi? Muhtemelen hayır.

Niçin hayatta başımıza gelen şeylere bu kadar çok üzülüyoruz? Benim kanaatim, Dünya her ne kadar insan için kısa bir durak yeri olsa bile insan, hayat akıp giderken onu pek fazla gerçekci buluyor ve kendini kaptırıyor bu akışa.

Elimize geçen şeylerin hep bizimle kalacağını düşünüyoruz. Hatta onlara sahip olmanın bizim en tabii hakkımız olduğunu zannediyoruz. Çünkü çaba göstererek ve hatta bazan çok fazla bedel ödeyerek onlara sahip olmuşuzdur. Elde ettiklerimizle çabalarımız ve yeteneklerimiz arasında sebep-sonuç ilşkisini doğrulayacak bir kural bağlantısı dahi vardır.

Yani bir anlamda oyunun gerçekçi görünmesi için her şey yapılmış gibidir. Sonra bir gün bu elimizdekiler uçup gider. O zaman insan her şeyin geçici olduğu, sadece ölümün baki ve gerçek olduğunun farkına varır. Dünya hayatına kendilerini fazla kaptıranlar o zaman bocalar, yanıldıklarını anlarlar. Çünkü, gençlik, güzellik, şöhret ve zenginlik bitmiştir. Ölüm anı insanı kendine getirmeye yeter. O andan itibaren geçmiş sorgulanmaya başlanır. Geçici şeyler için bunca bedeli ödemeye değmiş midir?

Dünya hayatının bir oyun eğlence olduğunu bilmek, kaybedilenler için aşırı üzülmenin gereksizliğini hatırlatır bizlere.

Oyun ve eğlence olan yerde işin neticesi çok ciddiye alınmaz. Tersine davrananlar gülünç duruma düşerler. Çevrenizde karşılaştığınız oyunlardaki yenilgileri ciddiye alıp işi orada bırakmayanları ne kadar kınadığınızı hatırlayınız. Onlar yaptıkları şeyin bir eğlence olduğunun farkında değil gibidirler. Bir futbol maçını, bir masa tenisinin eğlence amaçlı küçük oyunlar olduğunun farkına varmayıp, işi gereğinden fazla ciddiye alanları alaycı bir gülümsemedir bekleyen. Ayet sanki bize bunu hatırlatmak istemektedir.

Geçici Dünya hayatında her şeyi gereğinden fazla önemsemek, onun bir oyun yeri olduğunu unuttuğumuz anlamına gelir.
Eğlenmenin kınandığı ayetler, Dünyadaki eğlenceyi değil, benim kanaatim Kuranla eğlenmeyi, ahiret yurdunun varlığını untup bu oyuna fazlaca dalmayı hatırlatmak istemektedir.

Sonucu Cennet olan bir yolculukta bu kısa duraktaki oyunu çok ciddiye alıp hayatımızı cehenneme çevirmek isteyen zihniyete prim vermemelidir.

Başımıza gelen iyilik ve kötülüklerin geçici olduğunu asla unutmamalıyız

************************************************************

 Hiçbir insanın, meşru yoldan bir dünya nimetine sahip olduğu zaman sevinmemesi mümkün değildir. Veya kaybettiği değerlere ve varlıklara karşı üzüntü duymaması yine elinde değildir. İnsanın, varlık ve yokluk veya altın ve taş karşısında müsâvi davranarak duyarsız ve tepkisiz kalması düşünülemez.

Ancak insanın, bollukta taşkınlık ve aşırılık göstermemesi, nimetin şükrünü unutmaması, yoklukta da sabır göstermesi ve isyan etmemesi gerekir.

Makul ve mutedil olan ve kendisinden beklenilen de budur.

Fıtratında sevgi duygusunu taşıdığına inandığımız insanın, dünyadaki varlıklara karşı hayranlık duymaması, onlara karşı sevgi ve ilgi duymaması insanın elinde olan bir şey değildir. Realitede bunun mümkün olmadığını düşünmekle beraber, saydığımız varlıkların makul ölçüde sevilmesini yasaklayan bir nas da mevcut değildir.

 ***********************************************************

Varlık bizi şımartmamalı ve yokluk bizi strese sokmamalıdır. Şükür ve sabır, yanımızdan ayrılmayan iki dostumuz olmalıdır.

Başka bir ifadeyle varlığa sevinmemek, yokluktan dolayı da yerinmemek, her hâl ü kârda bana seni gerek seni, diyerek Allah’a yönelmek şarttır.

Vermemesi de-alması da, yükseltmesi de-alçaltması da, genişletmesi de-daraltması da hep O’nun hikmetinin cilvelerindendir.

Bizim için ise birer imtihandır.

Allah’tan niyazımız, bu imtihan dünyasında bizi kazananlardan eylemesi, kaybedenlerden eylememesidir.

***********************************************************

Dişimi çektiriyordum.
Doktor, dişimi çekmeye zorlanırken, o da damaktan kopmamak için âdetâ direniyordu.
Ben, morfinin verdiği rahatlıkla, acı çekmek yerine, bu ibretli manzarayı hayalen seyrediyordum.
Bu hal bana ölümü hatırlatmıştı.

Şöyle düşünmüştüm: bu diş, çekilmeden az önce damakla, ağızla, beyinle, kısacası bütün bir bedenle alâkalı idi.
Ama, çekilir çekilmez, bütün bu alâkaları kaybetti.
Artık o, diş değil bir kemikti.
Ölen insan da öyle değil miydi?
Ölmeden az önce onun bedeni, hava ile, gıda ile, yer küresinin dönüşü, güneşin doğuşu, baharın gelişi gibi nice hâdiselerle alâkalı idi.

Ama, ölüm hâdisesiyle, ruhu bedeninden çekilince,
artık onun için ne havanın,
ne suyun,
ne baharın,
ne de gözün bir mânâsı kalmıştı.......!!!

Artık, dünya dönmüş veya dönmemiş,
güneş doğmuş veya batmış,
hava ısınmış veya soğumuş,
............MIŞ  veya  ...........MIŞ,
bütün bunlar onu ilgilendirmiyordu.

İşte hepimiz bir gün ölümü tadacak, yâni ruhun bedenden sıyrılıp çıkmasına şahit olacağız.
Artık ne gözümüz görecek, ne kulağımız işitecek.
Ne midemizde açlık, ne alnımızda ter...
Hepsi bitecek.
Ve bedenimiz gömülecek toprağa..

********************************************************************

"Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda (birbirinize karşı) övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. (Bu) tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekicilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap; Allah'tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı ise, sadece aldatıcı bir geçinmedir" (el-Hadîd, 57/20)

"Onlara dünya hayalının tıpkı Şöyle olduğunu anlat: (Dünya hayatı) gökten indirdiğimiz bir su gibidir. Yerin bitkisi onunla karıştı ve (sonunda bitkiler) rüzgarların savurduğu çöp kırıntıları haline geliverdi. (İşte hayat böyle bir mevsim kadar kısadır. Hayatı yeşerten, kurutan, tekrar yeşertecek olan hep Allah'tır) Allah her şeye kâdirdir. " (el-Kehf, 18/45)


"Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer inanır, (günahlardan) korunursanız (Allah) size mükâfatlarınızı verir ve sizden (bütün) mallarınızı istemez (sadece zekât ve sadaka gibi cüz ı bir miktar taleb eder) " (Muhammed, 47/36)


Dünyanın insanı cezbeden metaı vardır. Bunlar âyette şöyle sayılmıştır: "Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, (otlağa) salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük, insanlara süslü (cazip) gösterildi. Bunlar sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah'ın yanındadır." (Âli İmrân, 3/14)


"Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Bâki kalacak olan güzel işler ise Rabbinin katında sevapça da daha hayırlıdır, umutça da daha hayırlıdır" (el-Kehf, 18/46)


Kur'ân-ı Kerim, dünya hayatını şöyle tarif ve tasvir ediyor: "Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda (birbirinize karşı) övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. (Bu) tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekicilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap; Allah'tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı ise, sadece aldatıcı bir geçinmedir" (el-Hadîd, 57/20)

Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı! (Ankebut - 64)
*************************************************************
Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni.
YUNUS EMRE

Dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden
Dünya hayatının bir imtihandan
ibaret olduğunu bilerek yaşamalı
Dünya hayatının bizi ezmesine, üzmesine izin vermemeli bu hayata gülümseyebilmeliyiz.
*********************************************************
İnsan hep aldanışlarının kurbanı olmuştur. Cennette meskunken, kulağına fısıldanan ebedi olma düşüncesi uğruna Rabbinin kendisi için belirlediği sınırı ihlal eden insan, bu aldanışının bedelini cennet yurdunu yitirerek ödemiştir. Ne var ki ödediği bu büyük bedel bile insanoğlunun yeryüzündeki hayat serüveni müddetince daha büyük aldanışlara yönelmesini, anlık gaflet ve aldanışların da ötesinde zaman zaman Rabbine karşı cephe almasını engelleyememiştir.

Şu ayetler, bir yaratılmışın yaratıcısına, kendisini yoktan var edip büyüten ve sayılamayacak nimetlerle donatan Rabbine karşı giriştiği bu yüzkarası isyana işaret etmektedir:


“Ey insan! Şüphe yok ki sen Rabbine karşı çaba üstüne çaba göstermektesin; sonunda O'na varacaksın.” (İnşikak 84/6)“, “İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.” (Yasin 36/77), “O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat bakarsın ki (insan) Rabbine apaçık bir hasım oluvermiştir.” (Nahl 16/4)
Evet, insan, bir damla meniden yaratılan insan, Rabbi kendisini büyütüp belli bir kuvvetle teçhiz edince kalktı Rabbine cephe alma nankörlüğünü gösterdi. Yoktan varedilğini unuttu da kalktı Rabbine hasım oluverdi.

Günümüzde de yeryüzü bu isyanın örnekleriyle dolu değil mi? Bir bakalım semtimize, ilimize, ülkemize; iyilikler mi ağır basıyor, kötülükler mi? Allah’a kulluk ve adalet mi ağır basıyor, zulüm ve tuğyan mı? Bir bakalım yeryüzü coğrafyasına, Allah’ın dinine karşı resmi politikalarla savaş yürütülmeyen kaç ülke var şu yeryüzünde? İslam’ın ya da onun doğrudan düşman kategorisinde gösterilmesinden çekinildiği yerlerde “irtica”nın hedef tahtasında olmadığı bölge yok denecek kadar az şu koca yeryüzünde. Her yerde İslam hedef tahtasında, her yerde Müslümanlar namlunun ucunda. Filistin, Irak, Çeçenistan, Keşmir, Afganistan... Kanayan yaralar hep İslam coğrafyası. İnsanlar, tıpkı Firavunlar ve Nemrudlar çağında olduğu gibi bugün de sırf “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için zulümlere maruz kalıyor, Müslümanların yurtları talan ediliyor, evlerine tarlalarına el konuluyor.

İçerisine düştüğü aldanışların boyutunu Rabbine karşı açık isyana kadar götürmüş olan insanoğlu, tarihi boyunca akla hayale sığmayacak kötülüklere, zulümlere, soykırımlara imza atmıştır. Hiroşima ve Nagazaki’de üç gün arayla 340 bin insanı katleden ABD bu tuğyanın çağımızdaki zirvesini temsil etmektedir.

Şüphesiz insanın kendisini yoktan vareden Rabbine karşı isyan bayrağı açmasında etkili olan temel nedenlerden biri, ahiret inancını yitirmesi olmuştur. “Dünyada ne yaparsam yanıma kâr kalır” düşüncesi, ahiret inancının yitirilmesiyle ortaya çıkmış ve insanın canavarlaşmasında etkili olmuştur. Birçok insan da ahiret inancına sahip olduğunu zannetmekle ve iddia etmekle birlikte yaşamlarını bu inanç ekseninde kurmamış, dünya hayatını ahirete tercih etme yanılgısına düşmüşlerdir. Yüce Rabbimiz bu yanılgıyı şöyle haber veriyor:

“Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (ahireti) ihmal ediyorlar.” (İnsan 76/27)
Çarçabuk geçen dünya hayatını tercih edip o çetin hesap gününü ve ahiret yaşamını ihmal etmek tarih boyu insanların en temel aldanışı olmuştur. Kur’an’ın bizlerden istediği dünya ve ahiret dengesini gözetmek ve hem dünya hayatında hem de ahirette mutluluğu yakalamamıza vesile olacak bir yaşam sürdürmemizdir. Kur’an, yalnızca dünya nimetlerini arzulayanların ebedi mutluluğu yakalayamayacağını belirtmekte, bunun yolunun hem dünyada hem de ahirette iyilik istenmesi ve bu yolda çaba gösterilmesi olduğunu öğretmektedir. Şu ayetler, bizleri dünya ve ahiret dengesini inşa etmeye çağırmaktadır:

“Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas - 28/77)

“...İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.

Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler.

İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok süratlidir.” (Bakara 2/200-202)

“Ahiret de dünya da Allah'ındır.” (Necm 53/25)

Kur’an, bu şekilde bizleri hem dünya hem de ahiret hayatını mamur etmeye ve dünya-ahiret dengesini gözetmeye çağırırken, bu dengeyi gözetmeyip dünyaya meyledenleri ise şu ifadelerle uyarmaktadır:

“Doğrusu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve sakınırsanız Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı (tamamen sarfetmenizi) istemez.” (Muhammed 47/36)

“Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız.” (İsra 17/18)

“Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.” (Şura 42/20)

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziraatçilerin de hoşuna giden bir bitki gibi önce yeşerir, sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.” (Hadid 57/20)

“Artık kim azmışsa ,

Ve dünya hayatını ahirete tercih etmişse,

Şüphesiz cehennem (onun için) tek barınaktır.

Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştırmış kimse için,

Şüphesiz cennet (onun) yegâne barınağıdır.” (Nazi’at 79/37-41)

İslam’ın en temel özelliklerinden biri, onun dünya-ahiret ve madde-mânâ dengesini esas alan bir din olmasıdır. İslam, her türlü aşırılığa, ifrat ve tefrite kapılarını kapatmıştır. O, vasat yoldur. Ne Batı uygarlığı gibi madde eksenli ve dünyevîdir, ne de Doğu uygarlıkları gibi tamamıyla dünya hayatını dışlayan bir anlayışa sahiptir. İslam’ın dünya görüşü dünya-ahiret dengesine dayalı, gerçekçi, berrak ve iki cihan saadetine dayalı bir yapıya sahiptir.

Çarçabuk geçen dünyayı kalıcı olan ahirete tercih eden insanların bu tercihi çok büyük bir aldanıştır, zira ebedî olanı bırakıp fani olana talip olmuşlardır. İnsanları bu aldanışın kendilerini uğratacağı acı akibet konusunda uyaran Kur’an, insanların dünyaya olan ölçüsüz teveccühlerinin aksine ahiret yurdunun daha hayırlı olduğunu bildirmekte ve insanları akletmeye, durumlarını gözden geçirmeye davet etmektedir:

“Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret hayatı daha hayırlı, daha devamlıdır.” (A’la 87/16-17)

“Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar.” (İnsan 76/27)

“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” (Ankebut 29/64)

“...Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır. De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah'ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” (Al-i İmran 3/14-15)

Kur’an birçok ayetinde dünya hayatıyla ahiret hayatını kıyaslamakta ve dünya hayatının geçiciliğini, bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu, oysa ahiret hayatının kalıcı ve asıl hayat olduğunu vurgulamaktadır. Kur’an’da dünya hayatının geçiciliği bazı misaller verilerek de anlatılmaktadır. Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de, dünya hayatını yeryüzünde yaşanan ilkbahar ve sonbahar aylarını misal göstererek anlatmakta, baharda açan çiçeklerin, her yeri kaplayan yeşilliklerin daha sonra nasıl yok olup gittiğini misal vererek dünya hayatının geçiciliğini hatırlatmaktadır. Şu ayetler dünya hayatını ne kadar etkili bir şekilde tasvir etmektedir:

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (Hadid 57/20)

“Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.” (Yunus 10/24)

“Onlara şunu da misal göster: Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkisi (önce gelişip) birbirine karışmış; arkasından rüzgârın savurduğu çerçöp haline gelmiştir. Allah, her şey üzerinde iktidar sahibidir.” (Kehf 18/45)

Kur’an’da, dünya hayatı ile ahiret hayatı arasındaki geçicilik-kalıcılık farkının misallerle anlatılması, mesajın insanlar tarafından daha iyi anlaşılmasını sağlamaktadır. İnsanlara somut örnekler verilerek dünya hayatının geçiciliği zihinlerde canlandırılmaktadır.

Dünya hayatının aldatamadığı insanları ise yüce Rabbimiz asıl varılacak yer olan ahiret hayatında ebedi kurtuluşla müjdelemektedir:

“Allah şöyle buyuracaktır: Bu, doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur.” (Maide 5/119)


ALINTIDIR...

MEVLİD KANDİLİ

19/3/2008


mevlid kandili 19 martı 20 marta bağlayan gece



O alemlere rahmet (Enbiyâ, 107)dir.

Efendimizin isminin övülen, çokça övülen anlamına gelen Muhammed olması dikkat çekicidir. Yeryüzünde övülmüş olmasından dolayı Muhammed ismiyle, göklerde yeryüzünden daha fazla övülmesinden dolayı da Ahmed ismiyle adlandırılmıştır.


peygamberimizin ayakkabisi

Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed'in hayatı, "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz." ilkesi üzerine kurulmuştur

EGER BIR GUN

Eğer birgün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse yalnızca bir kaç günlüğüne. Aniden çalsa kapınızı merak ediyorum. Neler yapacağınızı. Biliyorum böylesine şerefli bir konuğa açacağınızı en güzel odanızı O'na sunacağınız tüm yemekleri en iyisi olacağını . . . .

Ve inandırmaya çalışacağınızı O'nu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı. Gerçekten de evinizde O'na hizmet etmekten alacağımız hazzı.

Fakat söyleyin bana Efendimizi evinize doğru gelirken gördüğünüzde

O'nu kapınızda mı karşılayacak mısınız?Yoksa onu içeri almadan önce ,
Aceleyle bazı dergileri, gazeteleri çabucak saklayıp ;yerine Kuarn-ı Kerimimi koyacaksınız?Peki hala Amerikan filimlerini seyredecek misiniz, televizyonda ?

Ya da kapatmaya mı koşacaksınız aceleyle O size kızmadan önce?

Kimbilir belkide ağzınızdan hiç çıkmamış olmasını dilerdiniz. Hatırlayabildiğiniz en son çirkin kelimenin . . . .

Peki ya;

Dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız?

Silecekmisiniz telefonunuzdaki mesajları, bilgisayardaki internet geçmişinizi?

Ve bunun yerine ortalığa kitaplığınızın raflarında tozlanmış hadis kitapları mı çıkaracaksınız?

Yoksa telaşla "ne yapayım" diyerek, sağa sola mı koşturacaksınız ?

Merak ediyorum

Eğer Peygamber Efendimiz,

Birkaç günlüğüne sizinle birlikte yaşasa yapmaya devam edecek misiniz. Her zaman yaptığınız şeyleri?Ailenizdeki sohbetler eski halini koruyacak mı?Her yemekten sonra sofra duası etmeyi yine zor mu bulacaksınız?

Hiç yüzünüzü asmandan

Oflayıp puflamadan her vakit namazınızı kılacak mısınız?

Ya sabah namazı için, sıcacık yataktan erkenden fırlayacak mısınız?

Peki ya yine mırıldayacak mısınız?

Her zaman söylediğiniz şarkıları

Ve okuyacak mısınız her zaman okuduğunuz kitapları?

Peki izin verecek misiniz ?

Aklınızın ve ruhunuzun beslediği şeylere?

Yoksa hiç bilmemesini mi isterdiniz?Şöyle diyelim ya da,

Gideceğiniz her yere götürebilecek misiniz Peygamberi de?

Yoksa birkaç günlüğüne değişecek mi planlarınız?

Tanıştırmaktan onur duyarmısınız en yakın arkadaşlarınızı O'nunla?

Yoksa hiç karşılaştırmamasını mı umardınız Peygamberin ziyareti bitene dek birbirleriyle ?

Şimdi söyleyin açık yüreklilikle O'nun kalmasını ister misiniz sizinle sonsuza dek, hep birlikte?

Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız. Ziyareti bitip gittiğinde?

Bugün O gün olsun ve hiç bitmesin, resulullah evimizden hiç gitmesin!... AMİN!...


peygamber'm'z'n hirkasinin muhafazalari

Mevlid kandilinde neler yapabiliriz?

İnsanlığı içinde bulunduğu karanlık dünyadan kurtarmak, onlara kılavuzluk yaparak yollarını aydınlatmak üzere ışıklar saçan bir kandil olarak seçilmiş ve vazifelendirilmiş olan sevgili Peygamberimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyaya teşriflerinin kutlanıldığı Bu geceyi nasıl değerlendığı direlim, neler yapalım diyorsanız size şu tavsiyelerde bulunabiliriz:

* O’nun getirdiği mesaj bir huzur kaynağıdır. Bu huzur kaynağından istifade edebilmek için O’nu ve O’nun getirdiği nûru tanımak gerekir. Bu amaçla Allah Rasulü’nü (sas) tanıtan kitaplar okuyabiliriz. Okuduklarımızın kalıcı olması için de öğrendiğimiz bilgileri başta aile fertlerimiz olmak üzere çevremize anlatabiliriz.

* Çocuklarımıza Efendimiz’in (sas) yaşadığı örnek hayattan kesitler anlatabiliriz. O’nun ashabıyla arasında geçen diyalogları hikaye tarzından anlatarak çocuklarımızın dikkatlerini Peygamberimizi anlama üzerinde yoğunlaştırabiliriz.

* Nebiler Serveri’ni hayatını anlatan video kasetlerini veya film CD’lerini ev halkıyla beraber izleyebiliriz. Yine bunun gibi Efendimiz’in (sas) hayatından kesitler sunan veya O’nunla alakalı yazılan şiirlerin bulunduğu ses kasetlerini dinleyebiliriz.

* Yaşadığımız yerde Allah Rasulü’nü (sas) hatırlatan ne varsa oraları ziyaret edip hayalen asr–ı saadete gidip tefekküre dalabiliriz. Ziyaretlerimizde yanımıza çocuklarımızı da alabiliriz.

* Bir gül satın alarak yanında da Efendimiz’i (sas) anlatan bir kitapla beraber akraba veya dost ziyaretlerinde bulunabilir, onlarla beraber Efendimiz (sas) yörüngeli sohbetler yapabiliriz.

* İki Cihan Serveri, “Beni Hûd, Vakıa, Mürselat sûreleri ihtiyarlattı.” (Tirmizi, Tefsir, 57) buyuruyor. Bu sûrelerde içerisinde kıyamet sahnelerinin resm edildiği ayetler, Allah Rasulü’nü (sas) derin bir tefekküre salmıştı. Bizler de bu günlerde bu sûrelerin muhatabının kendimiz olduğunu düşünerek Hûd, Vakıa ve Mürselat sûrelerini okuyabiliriz.

* Allah, “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” (Ahzab, 33/56) buyurarak bizlerden Efendimiz’in (sas) ismini andığımız zaman salavat getirmemizi istiyor. Bu İlahi emir doğrultusunda bizler de özellikle bu günlerde Efendimiz’e (sas) bol bol salavat getirebiliriz. “Allah Rasulü’ne nasıl salavat getirelim?” diyorsanız işte size birkaç örnek: Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammed. Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin adede ma fî ilmillâhi salaten daimeten bidevâmi mülkillâhi. Allâhümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve ashâbihî biadedi ilmike ve biadedi ma’lûmâtike.



SALÂT-I TEFRÎCİYE
Allâhümme salli salâten kâmileten ve sellim selâmen tâmmen alâ seyyidinâ Muhammedinillezî tenhallü bihî’l–ukadu ve tenfericu bihi’l–kürabu ve tugdâ bihi’l– havâicu ve tünâlü bihi’r–reğâibu ve hüsnü’l–havâtimi ve yüsteska’l–ğamâmu bivechihi’l–kerîmi ve alâ âlihi ve sahbihi fî külli lemhatin ve nefesin biadedi külli ma’lûmin leke.

ALİ DEMİREL



O ALLAHIN RESULÜ
1- Hz. Muhammed SAV. Doğduğundan 2 ay önce babası vefat etmiş, 6 yaşında iken de annesini kaybetmiş bir “yetim” idi. Belki o zaman bazıları ona çok acıdılar. Ama seneler gösterdi ki; Allah CC. İnsanlığa sevgi ve merhamet vesilesi olacak olan peygamberini bu şekilde yetimlerin halini anlayacak şekilde biraz boynu bükük, biraz da yüreği yanık olarak büyütecekti…
Nitekim Duha suresinde de “
Sakın yetime sert davranma!” ayetiyle net ikazı ebedi geçerlidir…
Buna rağmen sözde mevlit kandiline sevinen, kutlayan ve Müslüman olduğunu söyleyip Hz. Muhammed’in ümmeti olduğunu iddia eden biz İslam alemi Yetim hakkının en çok yendiği toplumlarız. Bu konuda Kur’andaki müteaddit ikazlara rağmen…
Bu konuda sık sık camilerde hutbeler okunmasına rağmen…

2- Hz Peygamber SAV. Küçük yaşta süt annedeyken çobanlık ta yapmış, koyun gütmüştür.
Bir hadisi şerifinde “Bütün peygamberler çobanlık yapmıştır. Ben de yaptım. Bu şekilde Allah peygamber olacak kulunu insanların dışındaki
canlılara ve hayvanlara karşı da merhametli olmak hususunda yetiştirmiş ve imtihan etmiştir” buyurmuştur. İnsanlara, asla hayvanlara eziyet etmemelerini emretmiştir.
Bir gün iki adam develerinin üstünde yolda karşılaşmışlar ve durarak sohbet etmekte iken onları görünce peygamberimiz; “
Siz Allahtan korkmaz mısınız? Allah onları sizi gideceğiniz yere gidin diye ve dayanacakları ağırlıktaki yüklerinizi taşısınlar diye yarattı. Madem konuşacaksınız, hayvanlardan inip konuşun, onlar da dinlenip rahat etsinler!!!” diye ikaz etmiştir…
Kurbanı kesecekken bıçağı hayvanın gözü önünde bileyen sahabeyi derhal ikaz ederek “Ne yapıyorsun, hayvanı iki defa mı öldüreceksin!?” diye uzaklaştırmış, eziyet etmeden yatırmayı ve keskin bıçakla, daha hayvan acısını hissedinceye kadar kesip bitirmeyi emretmiştir…

Ama onun ümmeti (!) olan bizlerin hayvanlara yaptığımız eziyetler TV ekranlarına da yansımaktadır… Birbirini boğarak öldüren köpekleri boğuşturanlara da sorarsanız kesinlikle müslümandırlar… (Bu konuda çoook çeşitli zulüm örnekleri mevcuttur…) Tabii, acemice ve vahşice boynunun yarısını kesip kurbanı elinden kaçıranlar da onun doğumunu kutlamalılar (!)

3- Daha 20 yaşlarındayken; Mekke’de güçlülerin zayıfları istediği gibi ezdiği, hak ve adaletin bittiği nüfuzu olanın haksız da olsa haklı gibi muamele gördüğü bir dönemde, “
HILFUL FUDUL CEMİYETİ”ne üye olmuştur.
Türkçesi “
Ahlaklı İnsanlar Birliği Derneği” olan bu dernekte Mekke’de insanlara haksızlık yapanlara karşı birlikte hareket ederek haksızlıkları gidermeye gayret etmişlerdir…
Bu gün, yanımızda ve gözümüzün önünde insanların canına namusuna v.s. kastedilirken çoğumuz arkamızı dönüp gideriz “Aman belaya bulaşmayayım” diye… Hem de o peygamber SAV. in “Kim bir kötülük görse onu eliyle düzeltsin (Bizzat müdahale ederek engel olsun). Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin.(Düzelmesi için gerekli ikazları yapsın) Buna da gücü yetmiyorsa (Gerçekten gücünü aşan bir durum varsa hiç olmasa) ona içinden buğz etsin. Ona karşı içinde bir tepkisi mutlaka olsun. Ama bu imanın en zayıf noktasıdır. (Yani imanının güçlü olduğuna inananlar bu şekilde pasif kalamazlar) buyurmasına rağmen... gözümüzün önünde olan nice kötülükleri “bana ne” veya “memleketi ben mi düzelteceğim” mantığıyla seyreder ya da görmezden gelir geçeriz… Ama biz bunları kaldırmak için gelen peygamber’in en has ümmetiyiz ve cennet te bizi hemen hazır bekliyor…(!)

4- Hz. Peygamber SAV. Ömründe hiç ama hiç eşini dövmediği gibi, dövenlere de “
Sizden bazıları gündüz devesini döver gibi hanımını dövüp akşam da yatağında ondan muhabbet bekler. Bu ne kadar ahmakça bir durumdur!”diyerek sert ikazda bulunur…
“Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanınızdır” buyurmuş, Veda Hutbesi’nde de; “ Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Onlara zulm etmeyin. Siz onlara iyi davranmak üzere Allah’a söz vererek helal edindiniz…” diyerek 130bin Müslüman vasıtasıyla bunların tüm Müslümanlara ulaştırılmasını istemiştir.

5- O, insanların yanlarında çalıştırdıkları insanlara da
kendi yediklerinden yedirmelerini emretmiş ve “İşçinin hakkını alnının teri kurumadan verin!” buyurmuş… Kendisi de hayatı boyunca bunu titizlikle uygulatmış.
Bu gün kendileri milyarlara razı olmazken asgari ücretle çalıştırdığı işçisinin sigorta primini dahi ödemeyip dalavereler yapanların da mevlid kandili kutlu olur mu, olmaz mı? Allah en iyisini bilir…

6- O, peygamber olduğu dönemde dahi kendisine inanmayanların hala güvenip paralarını, kıymetli eşyalarını saklamak üzere
emanet ettikleri bir yüce ahlaka sahip idi.
Biz bu gün bize güvenenlere karşı nasılız acaba? Neden Müslüman olan kardeş artık Müslüman olan diğer kardeşine senetsiz-kefilsiz borç bile vermeye çekinir oldu?

7- O ki yolda oynayan
çocuklara selam verir, onlara ne oynadıklarını sorar, zamanı varsa onlarla oynar, oyunlarına yardım ederdi… Namaz kıldığı zaman sırtına çıkan torunlarını düşürmemek için secdeyi uzatırdı.
Bizde nedense insanlar namaz kılacakları yerden çocukları kızarak ve kovarak çıkarmaktadır.. O ne yapmaya çalışmış, biz neye döndürmüşüz..
Yabancı devlet elçileriyle görüştüğü esnada yanına gelen çocukları kucağına alıp sevmeyi ihmal etmeyen, Camide cemaatle namaz kılarken cemaatteki kadınlardan birinin kundaktaki bebeği ağladığında namazı çabucak bitiren ve o bebeğin annesinin onu kucağına almasını, karnını doyurup bakımını yaptıktan sonra namaza devam etmesinin daha sevap olacağını buyuran peygamberin, çocukları büyüklerin yanında “AYIP OLMASIN” diye sevmeyen, kucağına almayan ümmetiyiz…

8- İnsanların kusurlarını özellikle aramayı yasaklayan, alanen yapılan yanlışların da mümkünse daha fazla yayılmadan önlenmesini tavsiye eden, “
Kim bu dünyada bir kardeşinin ayıbını-kusurunu örterse Allah da ahirette onun bir kusurunu örter” buyuran bir peygamberin ümmeti olan bizlerin işi gücü bir araya gelince başkalarının kusurlarını birbirmize ballandırarak anlatmak ise bu peygamberin doğumunu neden ve nasıl tebrik ediyoruz ki???

9- “
İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır” Buyurmuş. Bu gün neden milyonlarca Müslüman, topluma bir fayda vermeden, beleşten kazanmanın ve kolay yoldan köşe dönmenin planlarını yapar ki???


10- “
Güler yüz göstermek sadakadır”, “Yoldan gelip geçenlere engel olan maddeleri gidermek sadakadır.” Buyurmuş. “Kıyamet gününde Allah her kusuru affedebilir ama kul hakkı (İnsan Hakkı)nı asla affetmeyecektir…” …….

Sevgili okuyucularım! bu maddeleri çoğaltmak mümkün. Ama sanırım maksadı anlatmaya yeter..

Doğumunu kutladığımız Peygamber SAV;’in aslında neleri değiştirmek için geldiği ve mücedele ettiği bilinmeyip, o doğrultuda gayret gösterilmedikten sonra, sadece kandilleri tebrik etmenin İslami açıdan çok ta anlamı yoktur. Zaten Peygamberimiz de kendi hayatı boyunca kendi doğumunu vs. kandil olarak kutlamamıştır. Sonradan Müslümanlar belki bazı şeylerin hatırlanmasına vesile olur diye kutlamaya başlamışlar ama artık maalesef o gayeden de uzaklaştığımız bir gerçek…
Bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı bu kutlamaları sembolik programlar olmaktan çıkarıp verimli ve faydalı hale getirmenin gayretini ortaya koymaktadır.
Kur’anda Allah CC. Bize öncelikle kendimizden sorumlu olduğumuzu hatırlatır… Dolayısıyla bu yazıyı yazan ben ve siz okuyucularım! sakın hemen en büyük yanlışı yapıp ta; burada yazılan yanlışları yapan etraftakilerin listesini oluşturmaya başlamayalım zihnimizde… Bunun yerine doğru olanı yapalım.
İslamı din ve Hz Muhammed’i peygamber olarak kabul eden herkes (Etmeyenlere saygı duyarız) kendisini kontrol etmeli ve bu kabulünde ne kadar samimi olduğunu ya da nerelerde hatalarının olduğunu düşünüp özeleştiri yapmalı…
Çünkü Hz. Muhammed, yukarıda saydığımız ve daha nice sayamadığımız kötülüklere engel olmak, onları düzeltmek için gelip mücadele etmiştir. Biz de ona inanıp desteklediğimiz için Müslümanız…

Kur’nda Allah CC. "Peygamber sizlere neleri yapmanız için getirdiyse onları alın (Uygulayın) Nelerden de sakındırdı ise onlardan da sakının" buyurmaktadır... İslam Güzel Ahlaktır. AHlakı güzel olmayanın dini güzel olamaz....
Şinasi ÖZTÜRK


peygamberimizin su tasi

MODEL
Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasûlullah  en güzel örnektir.� (Ahzâb, 21)
Günümüz gençliği, uğruna kâinatın yaratıldığı peygamberini ne kadar tanıyor?. Fakat mevcut durum bundan ibaret değildir. Kitapçı vitrinlerinde yüzlerce siyer kitabı olmasına rağmen bunları alıp okuyan ve fikreden insanların sayısı ne kadar da azdır. Yarınlarımızın teminatı olan çocuklarımız günlerini hayal mahsulü Harry Potter maceraları okumakla geçiriyor. Mafya dizilerindeki çetecileri kendilerine model olarak alan ve haksız kazancı meşrulaştıran bugünkü nesil, Resulullah Efendimizin mesajlarına ne kadar da muhtaçtır.

Allah ise bize örnek/model olarak Resulullahı sunuyor, ne kadar az öğüt alıyoruz?

Bu mesajlar onların yitik hazineleridir. Fakat zihinlerimiz öyle bir uyuşturulmuş ve bulandırılmış ki bunları kaybettiğimizden de haberdar değiliz. Kaybettiğinden haberdar olmayanın yitik hazineleri bulmaya koyulmasını ve onlardan istifade etmesini bekleyemezs
iniz.

Allahın bize sunduğu örneği almak için onu tanımalı onu okumalıyız!...



peygamberimizin ayak izi


O boyleydi

Aşağıda örnek kabilinden serdedeceğimiz taşımış olduğu vasıflarının her birisi O�na sevgi ve saygıya gerektirecek birer alt başlık mahiyetindedir:

O (sallallahu aleyhi ve sellem)'nun hal ve davranışlarında aşırılık yoktu. Lüzumsuz söz söylemez, az ancak öz konuşurdu. Konuşurken tane tane konuşur, bazen sözcüklerini tekrar ederdi. Konuşurken yüksek sesle konuşmaz, kimseyi incitmez, kimseye fena söz söylemezdi. Kötü söz söylemezdi. Kınayıcı, hata arayıcı değildi. Konuşmaya başladığı zaman etrafındakiler O�ndan etkilenir, başlarında sanki kuş varmış gibi hareketsiz dinlerlerdi. Onların güldükleri şeye O (sallallahu aleyhi ve sellem) da gülerdi. Her sözü hikmet doluydu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir şeye işaret ettiğinde elinin tamamıyla işaret eder, bir şeyi beğendiğinde de elini hareket ettirir, Hareketleri hep ağır başlı idi. Yumuşak ve alçak gönüllü idi. Birisiyle konuşurken ona bütün vücuduyla yönelirdi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)�in yüzünde tebessüm eksik olmazdı. O(sallallahu aleyhi ve sellem)�na bakan rahat ederdi. Herkesin gönlünü alır, herkesi hoşnut ederdi. Ashabı ile arasında duvar örmemişti. Herkese değer verirdi. Herkese alçak gönüllü davranırdı. Kimse O(sallallahu aleyhi ve sellem)�nunla birlikte olmaktan rahatsız olmamıştı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) öfkeden sakınırdı. Kızması da din ve diyanet içindi. Bu durumda kızgınlığını gidermek için ayakta ise oturur, abdest alır, namaza başlar, Allah'ı tesbih ederdi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hiç aceleci davranmazdı. Ashabı ile istişare etmek en önemli sünnetiydi. Karşılaştığı kimseye ilk selam veren O (sallallahu aleyhi ve sellem) olurdu. Çocuklara da selam verirdi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) akraba, eş-dost canlısıydı. Vefâ vasfı en bariz vasıflarındandı. Üzerinde tefekkür hâkimdi. Ağır başlı, ciddi, aynı zamanda çok kolaydı. Bir yere izinsiz girmezdi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)�ın bir diğer önemli vasfı nefsini müdafaa etmemesiydi. Münakaşaya girmez, çok konuşmaz ve kendisini ilgilendirmeyen bir meseleye kesinlikle karışmazdı.

Bu gibi vasıflardan sadece biri bile sahibinin halk nezdinde sevilmesini ve sayılmasını istilzam ederken, O (sallallahu aleyhi ve sellem) bu ve benzeri daha birçok üstün vasıflarla donanmış örnek insandır.





HİÇ BÖYLE BİR DOSTUNUZ OLDUMU

 

-Daima düşünceliydi.

-Susması konuşmasından uzun sürerdi.

-Lüzumsuz yere konuşmaz; konuştuğunda ne fazla, ne eksik söz kullanırdı.

-Dünya isleri için kızmazdı.

-Kendi şahsi için asla öfkelenmez ve öç almazdı.

-Kotu söz söylemezdi.

-Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı.

-Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.

-Kendisini üç şeyden alıkoymuştu:

-Kimseyle çekişmezdi.

-Çok konuşmazdı.

-Bos şeylerle uğraşmazdı.

-Umanı umutsuzluğa düşürmezdi.

-Hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı.

-Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınar ve ayıplardı.

-Kimsenin kusurunu araştırmazdı.

-Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.

-Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi.

-Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse, o da güler; bir şeye hayret ederlerse, o da onlara uyarak hayret ederdi.

-Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi.

-Her zaman ağırbaşlıydı.

-Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı

-Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı.

-Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü; Ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir,vakar ve sükunetle rahatça yürürdü.

-Kapısına yardim için gelen kimseyi geri çevirmezdi.

-Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak söyle demişti: "Sen dünyada garip bir kimse yahut bir yolcu gibi ol!"

-Her zaman hüzünlü ve mütebbessim bir haletle dururdu.

-Adet üzere sarf edilen hiçbir kotu sözü ağzına almamıştı.

-Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı.

-Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilemezdi.

-Önüne ne konulursa yerdi.

-Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.

-Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.

 

-Sabahları evinden çıkarken söyle söylerdi. "İlahi, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksizlik etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım."

-Sıradan değildi; ama sıradan insanlar gibi yaşardı.

O, Muhammed peygamberdi S.A.V.di...




GEL YA RASULALLAH !
Naat

Seccaden kumlardı...
Devirlerden, diyarlardan
Gelip göklerde buluşan
Ezanların vardı!
Mescit mü'min, minber mümin...
Taşardı kubbelerden Tekbir,
Dolardı kubbelere "amin!"
Ve mübarek geceler, dualarımız,
Geri gelmeyen dualardı...
Geceler ki pırıl pırıl,
Kandillerin yanardı!

Kapına gelenler, ya Muhammed,
Uzaktan, yakından-
Mü'min döndüler kapından!

Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;

İki dünyada aziz ümmet,
Muhammed ümmetiydi.

Konsun -yine- pervazlara
Güvercinler;
"hu hu" lara karışsın
Aminler...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!

Şimdi seni ananlar,
Anıyor ağlar gibi...
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi;
Düşkünlerin kanadıydın,
Yoksulların sahibi...
Nerde kaldın ey Resul,
Nerde kaldın ey Nebi?

Günler, ne günlerdi, ya Muhammed;
Çağlar ne çağlardı;
Daha dünyaya gelmeden
Müminlerin vardı...
Ve birgün, ki gaflet
Çöller kadardı,
Halime'nin kucağında
Abdullah'ın yetimi,
Amine'nin emaneti ağlardı!

Hatice'nin goncası,
Aişe'nin gülüydün.
Ümmetinin gözbebeği,
Göklerin resulüydün...

Elçi geldin, elçiler gönderdin...
Ruhunu Allah'a,
Elini ümmetine verdin.
Beşiğin, yurdun, yuvan
Mekke'de bunalırsan
Medine'ye göçerdin.

Biz dünyadan nereye
Göçelim ya Muhammed?
Yeryüzünde riya, inkar, hıyanet
Altın devrini yaşıyor...
Diller, sayfalar, satırlar
(Ebu Leheb öldü) diyorlar:
Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed;
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!

Neler duydu şu dünyada
Mevlid'ine hayran kulaklarımız:
Ne adlar ezberledi, ey Nebi,
Adına alışkın dudaklarımız!
Artık, yolunu bilmiyor;
Artık, yolunu unuttu
Ayaklarımız!

Kabe'ne siyahlar
Yakışmamıştır, ya Muhammed,
Bugünkü kadar!

Haset, gururla savaşta;
Gurur, Kafdağı’nda derebeyi...
Onu da yaralarlar kanadından,
Gelse bir şefkat meleği...

İyiliğin türbesine
Türbedar oldu iyi!
Vicdanlar sakat
Çıkmadan yarına.
İyilikler getir, güzellikler getir
Adem oğullarına!

Şu gördüğün duvarlar ki
Kimi Taif'tir, kimi Hayber'dir...
Fethedemedik, ya Muhammed,
Senelerdir!

Ne doğruluk, ne doğru;
Ne iyilik, ne iyi...
Bahçende en güzel dal,
Unuttu yemiş vermeyi...
Günahın kursağında
Haramların peteği!

Bayram yaptı yabanlar:
Semave'yi boşaltıp
Save'yi dolduranlar...
Atını hendeklerden -bir atlayışta-
Aşırdı aşıranlar...
Ağlasın Yesrib,
Ağlasın Selman'lar!

Gözleri perdeleyen toprak,
Yüzlere serptiğin topraktı...
Yere dökülmeyecekti, ey Nebi
Yabanların gözünde kalacaktı!

Konsun -yine- pervazlara
Güvercinler;
"hu hu"lara karışsın
Aminler...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!

Ne oldu, ey bulut,
Gölgelediğin başlar?
Hatırında mı, ey yol,
Bir aziz yolcuyla
Aşarak dağlar taşlar,
Kafile kafile, kervan kervan
Şimale giden yoldaşlar?
Uçsuz bucaksız çöllerde,

Yine, izler gelenlerin,
Yollar gideceklerindir.
ŞuTekbir getiren mağara,
Örümceklerin değil;
Peygamberlerindir, meleklerindir...
Örümcek ne havada,
Ne suda, ne yerdeydi...
Hakkı göremiyen
Gözlerdeydi!

Şu kutu, cinlerin mi;
Perilerin yurdu mu?
Şu yuva-ki bilinmez,
Kuşları hüdhüd müdür,
güvercinmi, kumru mu?-
Kuşlarını, bir sabah,
Medine'ye uçurdu mu?

Ey Abva'da yatan ölü
Bahçende açtı dünyanın
En güzel gülü;
Hatıran, uyusun çöllerin
Ilık kumlarıyla örtülü!

Dinleyene hala,
Çöller ses verir:
"Yaleyl!" susar,
Uğultular gelir.
Mersiye okur Uhud,
Kaside söyler Bedir.
Sen de, bir hac günü,
Başta Muhammed, yanında Ebubekir;
Gidenlerin yüzbin olup dönüşünü
Destan yap, ey şehir!

Ebubekir'de nur,
Osman'da nurlar...
Kureyş uluları karşılarında
Meydan okuyan bir Ömer bulurlar;
Ali'nin önünde kapılar açılır,
Ali'nin önünde eğilir surlar.
Bedir'de, Uhud'da, Hayber'de
Hak'kın yiğitleri, şehid olurlar...

Bir mutlu günde, ki ölüm tatlıydı;
Yerde kalmazdı ruh... kanadlıydı.

Konsun -yine- pervazlara
Güvercinler;
"hu hu"lara karışsın
Aminler...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!

Vicdanlar, sakat çıkmadan,
Ya Muhammed, yarına;
İyiliklerle gel, güzelliklerle gel
Adem oğullarına!

Yüreklerden taşsın
Yine imanlar!
Itri, bestelesin Tekbir'ini;
Evliya, okusun Kur'an'lar!
Ve Kur'an'ı göznuruyla çoğaltsın
Kayışzade Osmanlar!
Na'tini Gaalip yazsın,
Mevlid'ini Süleyman'lar!
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
Geri gelsin Sinan'lar!
Çarpılsın, hakikat niyetine
Cenaze namazı kıldıranlar!

Gel, ey Muhammed, bahardır...
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır!..
Hacdan döner gibi gel;
Mi'raç'tan iner gibi gel;
Bekliyoruz yıllardır!

Bulutlar kanad, rüzgar kanad;
Hızır kanad, Cibril kanad;
Nisan kanad, bahar kanad;
Ayetlerini ezber bilen
Yapraklar kanad...
Açılsın göklerin kapıları,
Açılsın perdeler, kat kat!

Çöllere dökülsün yıldızlar;
Dizilsin yollarına
Yetimler, günahsızlar!
Çöl gecelerinden, yanık
Türküler yapan kızlar
Sancağını saçlarıyla dokusun;
Bilal-i Habeşi sustuysa
Ezanlarını Davud okusun!

Konsun -yine- pervazlara
Güvercinler;
"hu hu"lara karışsın
Aminler...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!

Arif Nihat Asya

PEYGAMBERİMİZİN GÜZEL HAYATI

18/3/2008
PEYGAMBERİMİZİN GÜZEL HAYATI

Peygamber Efendimizin hayatının her anında, müminlere çok güzel örnekler bulunmaktadır. Hz. Muhammed (sav)'in sahabeleriyle olan sohbetleri, onlara hitapları, şakaları, çocuklara olan sevgi ve ilgisi, hanımlarına karşı adaletli, sevecen ve ilgili tavrı, hem ailesi hem de tüm Müslümanlar için örnek bir koruyucu olması, güler yüzü, neşesi, canlılığı, müminlere olan düşkünlüğü ve şefkati, güzel ahlakın ve ideal insan modelinin önemli bir örneğidir. Bu bölümde Peygamber Efendimizin Allah'ın hoşnut olduğu güzel hayatından örnekler verilecektir.

Peygamberimiz (sav) güler yüzlüydü ve güler
yüzlü olmayı tavsiye ederdi:


Peygamber Efendimiz, üzerindeki ağır sorumluluğa ve karşılaştığı türlü zorluklara rağmen, son derece tevekküllü, teslimiyetli ve huzurlu bir insandı. Hayatının her anında imanın neşesi ve şevki içindeydi. Hem bu imani neşesi, hem de güzel ahlakı nedeniyle daima güler yüzlü ve candan bir tavrı vardı. Sahabeler, Peygamberimiz (sav)'in bu halini şöyle anlatmaktadırlar:

Hz. Ali (ra): "Onun güler yüzlü oluşu ve herkese nazik davranışı adeta onu halka bir baba yapmıştı. Herkes onun katında ve nazarında eşit idi (İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid min Cami'il-usul ve Mecma'iz-zevaid, cilt 5, İz Yayıncılık, s. 33) ."

Allah Resulü daima güler yüzlü, yumuşak huylu idi (İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid min Cami'il-usul ve Mecma'iz-zevaid, cilt 5, İz Yayıncılık, s.34) ...

"Allah Resulü... halkın en çok gülümseyeni ve en neşelisi idi (Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.801) ."

Peygamberimiz (sav) ashabına da güler yüzlü olmalarını tavsiye etmiş ve şöyle demiştir:

"Sizler insanları mallarınızla memnun edemezsiniz, onları güzel yüz ve güzel huyla hoşnut edersiniz (Bezzar, Ebu Yala, Taberani; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 111) ."

"Allah Teala kolaylık gösteren ve güler yüzlü kişiyi sever (Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998,, s.444) ."

Peygamberimiz (sav)'in sahabeleri ile olan ilişkisi ve sohbetleri

Peygamberimiz (sav), çevresindeki Müslümanlarla çok yakından ilgilenirdi. Onların her birinin imanını, tavrını, temizliğini, neşesini, sağlığını yakından takip ederdi. Her birinin eksiklerini, ihtiyaçlarını gözetir, temin edilmesini sağlardı. Onlarla olan sohbetlerinde ise, onları çok hoş tutar, gönüllerini alırdı. Sahabeler yanından neşe ve huzur içinde ayrılırlardı.

En yakınlarından biri olan Hz. Ali (ra), Peygamberimiz (sav)'in sohbetlerindeki ortamı ve sahabeleriyle olan ilişkisini şöyle açıklamıştır:

"Resulullah insanların eli en açık, gönlü en geniş ve şivesi en düzgün olanı, yüklendiği işi en iyi şekilde ifa edeni, en yumuşak huyluları ve sohbeti en güzel olanıydı. Onu tanıyıp sohbetinde bulunanlar ona severek sokulurdu. Onu niteleyen: 'Ondan önce de ondan sonra da onun gibisini görmedim' derdi. Ne zaman kendisinden bir şey istense onu mutlaka verirdi (Tirmizi; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.814) ."

"(Birlikte) oturduğu kimselerin her biriyle ilgilenir, farklı muamele ettiği izlenimi vermezdi. İhtiyacını gidermesi için onunla oturan veya onu ayakta tutan kimseye karşı sabırlı olur, o kişi ayrılmadıkça kendisi onu terk edip ayrılmazdı (İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid min Cami'il-usul ve Mecma'iz-zevaid, cilt 5, İz Yayıncılık, s.33) ."

"Ashabını özler, (göremediği zaman) sorardı. İnsanların durumlarının nasıl olduğunu, işlerinin ne alemde olduğunu da sorardı. Güzele güzel, çirkine çirkin derdi (İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid min Cami'il-usul ve Mecma'iz-zevaid, cilt 5, İz Yayıncılık, s.33) ."

"Daima doğruların yanındaydı, başkasını kabul etmezdi. Yanına geçici olarak girerlerdi, çıktıklarında mutmain olarak çıkarlardı. Yanından birer delil ve kılavuz olarak çıkarlardı (İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid min Cami'il-usul ve Mecma'iz-zevaid, cilt 5, İz Yayıncılık, s.33) ."

Gelen yabancıların aşırı ve mantık dışı davranışlarını sabırla karşılardı. Ashab bazen buna kızarlardı da o onları teskin eder, şöyler derdi: "böyle kimseleri gördüğünüzde onu irşad edin! (İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid min Cami'il-usul ve Mecma'iz-zevaid, cilt 5, İz Yayıncılık, s.34) "

"Kimsenin sözünü kesmez, bitirinceye kadar beklerdi (İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid min Cami'il-usul ve Mecma'iz-zevaid, cilt 5, İz Yayıncılık, s.34) ."166

"... İnsanları birbirine sevdirecek, birbirlerine kaynaştıracak şeyleri konuşurdu. Onları ürkütmez, kaçırmazdı. Her kavmin liderine önem atfederdi; ikram ederdi.. (İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid min Cami'il-usul ve Mecma'iz-zevaid, cilt 5, İz Yayıncılık, s.33) ."167

Torunu Hz. Hasan (ra) ise Peygamberimiz (sav) için şunları söylemiştir:

"Bakışları son derece anlamlı idi... Mani kelimelerle (az sözle çok mana ifade edecek şekilde) gayet güzel ve veciz konuşurdu. Sözlerinde ne fazlalık olurdu ve ne de eksiklik (İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid min Cami'il-usul ve Mecma'iz-zevaid, cilt 5, İz Yayıncılık, s.32) ."

İleri gelen kimselerle de sade vatandaşlarla da eşit şekilde konuşurdu. Onlardan hiçbir şeyi saklamazdı (İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid min Cami'il-usul ve Mecma'iz-zevaid, cilt 5, İz Yayıncılık, s.32) ."

Ebu Zer (ra,) Peygamberimiz (sav)'in sahabelerine karşı sevgi dolu tavrını şöyle anlatmıştır:

"Bir gün Peygamberimizin yanına gittim. Bir divanda oturuyordu. Kalktı beni kucakladı. Bu kucaklaması gerçekten pek içtendi (Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.459) ."

Ebu Hüreyre (ra) ise Hz. Muhammed (sav)'in insanlara karşı son derece ince düşünceli ve insaniyetli olan güzel tavrını şöyle tarif etmiştir:

"Allah Resulü'nün elini birisi tuttuğunda o kişi elini bırakmadıkça, Resulullah elini çekmezdi. Kendisiyle konuşan herkese karşı yüzünü döndürür, konuşan lafını bitirmeden çehresini çevirmezdi (Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.443) ."

Peygamberimiz (sav), sahabelerinin rahatsızlıkları ile de yakından ilgilenirdi. Zayıf olanların kilo almaları, kilosu fazla olanların diyet yapmalarını, yiyeceklerin faydalı olanlarını seçmelerini tavsiye ederdi (Tirmizi, ibni-mace; İmam Gazali, Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 4. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.570) . Örneğin bazı hastalıklarında, sahabelerine bal şerbeti içmelerini tavsiye etmiştir (Konyalı Mehmed Vehbi, Tam Metni Sahih-i Buhari, 4. cilt, Üçdal Neşriyat, İstanbul 1993, s.304) .

Hz. Ebu Hüreyre (ra)'nin anlattığına göre, bir gün Ebu Hüreyre (ra) bayıldığında, Peygamberimiz (sav) onu kendisi ayağa kaldırmış, evine getirmiş ve aç olduğunu anlayarak ona ilk önce süt içirmiştir (Konyalı Mehmed Vehbi, Tam Metni Sahih-i Buhari, 4. cilt, Üçdal Neşriyat, İstanbul 1993, s.260) .

Peygamberimiz (sav) sahabelerine şakalar yapar, onlarla birlikte gülerdi

Sahabelerin aktardıkları olaylardan anlaşıldığı gibi, Peygamber Efendimiz hem ailesi hem de sahabeleri ile sık sık şakalaşır, onların yaptıkları esprilere güler ve onlara güzel isimler veya lakaplar takardı. Ancak, her konuda olduğu gibi şakalaşma konusunda da Peygamberimiz (sav) çok ince düşünceli, vicdanlı ve anlayışlı davranırdı. Peygamberimiz (sav)'in şakalar konusunda ashabına verdiği tavsiyeler şöyle özetlenebilir:

"Ben şaka yaparım ama sadece doğru olanı söylerim"

"Bir Müslümanın kardeşini korkutması helal değildir"

"Kardeşinle münakaşa etme, alaya alarak onunla şakalaşma."

"Başkalarını güldürmek için yalan söyleyene yazıklar olsun."

"Kul, şaka da olsa yalan söylemeyi, doğru da olsa münakaşa etmeyi bırakmadıkça iyi bir mümin olamaz."

"Şaka da olsa yalan söylemeyin (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 15. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 209) ."175

Peygamberimiz (sav)'in sevgi konusundaki tavsiyeleri

Peygamber Efendimizin özellikle üzerinde durduğu en önemli konulardan biri, müminlerin birbirlerini hiçbir çıkar gözetmeden, içten bir sevgi ile sevmeleri ve birbirlerine karşı kin, öfke ve kıskançlık gibi kötü hisler beslememeleriydi. Peygamberimiz (sav) hem bu konuda müminlere en güzel örnek olmuş, hem de onlara sık sık bu konularda tavsiyelerde bulunmuştur.

Allah bu konu hakkında Kuran'da şöyle buyurmaktadır:

İşte Allah, iman edip salih amellerde bulunan kullarına böyle müjde vermektedir. De ki: "Ben buna karşı yakınlıkta sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum." Kim bir iyilik kazanırsa, biz ondaki iyiliği arttırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir .(Şura Suresi, 23)

Peygamber Efendimizin sevgi, dostluk ve kardeşlik hakkındaki hadis-i şeriflerinden bazıları ise şöyledir:

"Mümin kendisi için sevdiğini kardeşi için de arzular (Buhari ve Müslim; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 152) ."

"Hediyeleşin, birbirinizi sevin. Birbirinize yiyecek hediye edin. Bu, rızkınızda genişlik hasıl eder (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.239) ."

"Ziyaretleşin, hediyeleşin. Çünkü ziyaret sevgiyi perçinler, hediye de kalpteki kötü duyguları söker atar (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.239) ."

"Birbirinizi kıskanmayınız, birbirinize kin tutmayınız, birbirinize çirkin sözler söylemeyiniz, birbirinize sırtlarınızı dönmeyiniz, kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin. Allah'ın kulları kardeşler olunuz (Buhari ve Müslim; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 315) ."

"Sizden önceki toplumların derdi size de bulaştı: Haset ve kin. Kin beslemek kökten kazıyan şeydir. Allah'a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. Size birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yayın (Tirmizi; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 425) ."

Peygamber Efendimizin çocuklara olan ilgisi ve şefkati

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in tüm insanlığa örnek olan şefkati, merhameti ve müminlere olan düşkünlüğü, çocuklara olan tavrında da çok yoğun olarak görülmektedir. Peygamberimiz (sav) hem kendi çocukları ve torunları hem de ashabının çocukları ile çok yakından ilgilenmiş, doğumlarından isimlerinin konmasına, sağlıklarından ilimlerinin artmasına, giyimlerinden oynadıkları oyunlara kadar onlar için tavsiyelerde bulunmuş, hatta bizzat yol göstermiş, ilgilenmiştir.

Örneğin, Peygamber Efendimiz, kızı Hz. Fatıma (ra)'ya, her iki torununun doğumundan hemen önce "Doğum olunca bana haber vermeden çocuğa hiçbir şey yapmayın"181 diye tembihlemiştir. Bebeklerin doğumundan sonra ise onların beslenmelerini, bakımlarını ve nasıl korunacaklarını bizzat göstererek anlatmıştır.

Peygamberimiz (sav) ayrıca, yeni doğan bebeklere, çocuklarına, torunlarına ve ashabının çocuklarına hep dua etmiştir. Onları severken ya da onların oyunlarını izlerken, onlar için Allah'tan hayırlı ve uzun bir ömür, ilim, hikmet ve iman istemiştir. Örneğin torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e her vesilede dua etmiş ve bu duasının, Hz. İbrahim'in Hz. İshak ve Hz. İsmail için ettiği dua olduğunu belirtmiştir (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.450) .

Ashabından İbn-i Abbas (ra) çocukken Peygamberimiz (sav)'in kendisine "Allah'ım buna hikmeti öğret" diye dua ettiğini aktarır. Ashabından Enes (ra)'e ise çocukluk döneminde, Allah'ın mal ve evladını çok ve ömrünü uzun kılması ve verdiklerinin Enes (ra) hakkında hayırlı ve mübarek olması için dua etmiştir (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.450-51) .

Peygamber Efendimiz çocukların oyununa da çok önem vermiş, hatta zaman zaman onlarla oyun oynayarak ilgilenmiştir. Hz. Peygamber (sav), "Çocuğu olan onunla çocuklaşsın (Peygamberimizin Çocuk Sevgisi
) " diyerek, anne babalara çocuklarını bizzat eğlendirmelerini tavsiye etmiştir. Peygamberimiz (sav) çocukların yüzme, koşu, güreş gibi oyun ve sporlarla meşgul edilmelerini de tavsiye etmiş, hatta torunlarını ve çevresindeki çocukları buna teşvik etmiştir.

Birçok sahabe, Peygamber Efendimizin çocukları nasıl sevdiğini, onlarla nasıl ilgilendiğini ve oyunlar oynadığını aktarmıştır. Bunlardan bazıları şöyledir:

Hz. Enes (ra): "Resulullah aleyhissalatu vesselam çocuklarla şakalaşmada insanların en önde olanıydı (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 15. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.209) ."

El Bera (ra): "Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellemi Hasan omuzunda iken gördüm.. (İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid min Cami'il-usul ve Mecma'iz-zevaid, cilt 5, İz Yayıncılık, s.135) ."

"Peygamberimiz (sav) kızı Hz. Fatıma (ra)'ya şöyle derdi: 'Haydi şu oğullarımı (Hasan ve Hüseyin) çağır bana!' Ondan sonra o ikisini göğsüne basar, koklardı (İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid min Cami'il-usul ve Mecma'iz-zevaid, cilt 5, İz Yayıncılık, s.136) ."

Ya'la İbnu Mürre (ra) Peygamberimiz (sav)'in çocuklara olan sevgisine, onlarla nasıl şakalaştığına dair şunları anlatmıştır:

"Bir grup ashab, Resulullah ile birlikte aleyhissalatu vesselam'ın davet edildiği bir yemeğe gittiler. Yolda torunu Hüseyin'e rastladılar, çocuklarla oynuyordu.

"Resulullah (sav) çocuğu görünce ilerleyip cemaatin önüne geçip onu tutmak için ellerini açtı. Çocuk ise sağa sola kaçmaya başladı. Resulullah da onu takliden sağa sola koşarak, tutuncaya kadar peşinde koştu. Yakalayınca ellerinden birini çenesinin altına diğerini de ensesine koyup öptü ve 'Hüseyin bendendir. Ben de Hüseyindenim. Kim Hüseyin'i severse Allah da onu sevsin. Hüseyin sıbtlardan bir sıbttır (torun)' buyurdu
(Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.519) ."

Hz. Enes (ra)'in bildirdiğine göre Resulullah (sav), "dünyadaki iki reyhanım" dediği torunları Hasan ve Hüseyin'i sık sık yanına çağırtıp onları koklar ve bağrına basardı (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 508) .

İbnu Rebi'ati'ibni'l Haris (ra) diyor ki:

"Babam beni, Abbas (ra)'da oğlu el-Fadl (ra)'ı Resulullah'a gönderdi. Huzurlarına girdiğimiz zaman bizi sağlı sollu oturttu ve bizi öylesine sıkı kucakladı ki daha kuvvetlisini görmedik (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 508) ."

Resulullah (sav)çocuklara olan sevgisini gösterirken sıkça onların başlarını okşardı ve onlara hayır duaları ederdi. Örneğin Yusuf İbni Abdillah İbni Selam (ra), "Hz. Peygamber (sav) beni Yusuf diye isimlendirdi, başımı okşadı" der. Amr İbnu Hureys (ra) ise annesinin kendisini Hz. Peygamber (sav)'in huzuruna götürdüğünü, Resulullah (sav)'ın başını okşayıp bol rızka kavuşması için dua ettiğini, Abdullah İbnu Utbe (ra) de beş-altı yaşlarındayken Peygamberimiz Efendimizin başını okşayarak, zürriyeti ve bereketi için dua ettiğini hatırlayabildiğini anlatır (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 509) .

Hz. Muhammed (sav)'in çocuklara gösterdiği ilgili ve sevgi dolu tavrı, Ebu Hüreyre (ra) de şu örneklerle anlatmıştır:

"Meyvenin ilk çıkanı getirildiği zaman Resulullah (sav) şöyle derdi: 'Allah'ım Bize, Medinemize, meyvelerimize, müdd ve saımıza (yani ölçeklerimize) kat kat bereket ver' diye dua ederdi. Sonra meyveyi orada bulunan en küçük yaştakine verirdi (Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları, 9. cilt, İstanbul 1983, s. 82) ."

"Çocuğa karşı yumuşak davranmak Allah Resulü'nün adetlerindendi. Allah Resulü bir seferden döndüklerinde çocuklar kendilerini karşılarlardı. Allah Resulü de durur sahabelerine çocukları kaldırmalarını emrederdi. Onlar da çocukların kimini Allah Resulü'nün önüne kimisini terkisine bindirir ve bazılarını da kendileri bineklerine alırlardı (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 510) ."

"Resulullah (sav) Hz. Fatıma'nın evinin avlusuna geldi ve oturdu. 'Burada çocuk var mıdır?' diye sordu. Hz. Fatıma'nın çocuğu (Resulullah'ın torunu), süratle koşarak geldi ve Resulullah'ın boynuna sarıldı. Resulullah çocuğu öptü (Konyalı Mehmed Vehbi, Tam Metni Sahih-i Buhari, 2. cilt, Üçdal Neşriyat, İstanbul 1993, s.411) ."

"Çocuklarla o kadar içice olmuştu ki, bir defasında yarış yapan çocukları görmüştü de, onların neşesine katılmak için birlikte koşmuştu (Peygamberimizin Örnek Ahlakı
) ."

Cabir İbnu Semüre (ra) de aynı konuda şunları anlatmıştır:

"Resulullah aleyhissalatu vesselam'la birlikte ilk namazı kıldım. Sonra aleyhissalatu vesselam ehline gitti. Onunla ben de çıktım. Onu bir kısım çocuklar karşıladı. Derken onların yanaklarını bir bir okşamaya başladı. Benim yanağımı da okşadı. Elinde bir serinlik ve hoş bir koku hissettim (Müslim, Fezail 80, (2329); Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 15. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.369) ."196

Kız çocuklarının doğar doğmaz öldürüldükleri bir dönemde peygamber olarak görevlendirilen Hz. Muhammed (sav), kız çocuklarını da erkek çocuklardan ayırmamak gerektiğini, kız çocuklarını öldürmenin günah olduğunu bildirmiş, ve hepsine eşit sevgi ve ilgi göstererek, topluma da güzel bir örnek olmuştur. Peygamberimiz (sav)'in kız çocuklarındaki güzel özellikleri vurguladığı sözlerinden biri şudur:
"Kız ne güzel evlattır. Şefkatli, yardımsever, munis, kutlu ve analık duyguları ile doludur (Vesail, Ebvab-ı Ahkam-ül-Evlad, 4.bab, 4.haber-Meşkiniden naklen; Hüseyin Hatemi, İlahi Hikmette Kadın, Birleşik Yayıncılık, 4. baskı, İstanbul, 1999, s. 72) ."197

Peygamberimiz (sav) sevgisini hem sözleriyle hem de davranışlarıyla gösterirdi. Çocuklara onları sevdiğini söylerdi (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.511) .

Peygamber Efendimiz, çocuklara olan şefkatinde hiçbir ayırım gözetmezdi. Kendi çocuklarına ve torunlarına gösterdiği sevgi ve merhametin aynısını diğer Sahabî çocuklarına da gösterirdi. Halid bin Said (ra), Peygamberimiz (sav)'i ziyarete geldiğinde yanında küçük kızı da vardı. Habeşistan'da doğduğu için, Peygamberimiz (sav) ona ayrı bir yakınlık gösterirdi. Bir seferinde Peygamberimiz (sav)'in eline işlemeli bir kumaş parçası geçmişti. Hz. Halid'in kızını çağırttı ve ona verdi, sevindirdi.

Cemre o sıralar küçük bir çocuktu. Babası alır, onu Peygamberimiz (sav)'in huzuruna götürür, derdi ki: "Yâ Resulallah, şu kızım için Allah'a bereketle dua eder misiniz?" Peygamber Efendimiz Cemre'yi kucağına oturttu, elini başına koydu ve bereketle dua buyurdu.

Peygamberimiz (sav)'in yardımcısı Hz. Zeyd (ra)'in oğlu Üsame (ra) Peygamber Efendimiz ile ilgili şunları anlatmıştır:

"Resulullah bir dizine beni, bir dizine de torunu Hasan'ı oturtur; sonra ikimizi birden bağrına basar ve 'Ya Rabbi, bunlara rahmet et. Çünkü ben bunlara karşı merhametliyim' diye dua ederdi (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.508) ."

Bazı kimseler, Peygamberimiz (sav)'in çocuklarla oyun oynamasını, onlarla ilgilenmesini anlamıyorlardı. Bir defasında Akra bin Habis (ra), Peygamberimiz (sav)'i, Hz. Hasan'ı öperken gördü ve şöyle dedi:

"Benim on çocuğum var. Şimdiye kadar hiçbirini öpmedim." Bunun üzerine Peygamberimiz, "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” buyurdu (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.507) ."

Peygamber Efendimiz mübarek evladı Hz. İbrahim'i de, süt annesinin evinde sık sık ziyarete gider, şefkat ve merhametini göstererek, başını okşar, bağrına basardı. Peygamber Efendimizin hizmetkarı Hz. Enes (ra), ilgili bir hatırasını şöyle anlatır:

"Ben ev halkına Resul-i Ekremden (sav) daha şefkatli, daha merhametli davranan bir kimse hayatımda görmedim. İbrahim, Medine'nin Avali kısmında sütannesinin yanında bulunurken, Peygamberimiz onu görmeye gider, biz de beraberinde bulunurduk... Peygamberimiz içeri girer, oğlunu alır, öper, sonra dönerdi... Yine bir gün gittiğimizde Resulullah çocuğunu getirtti, bağrına bastı. Ona bazı sözler söyledi, onunla konuştu (Müsned, 4:194; Müslim, 4:1807, Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 506-507) ."

Hazret-i Ali anlatıyor:

"Peygamber Efendimiz bize ziyarete gelmişti. O gece bizde kaldı. Hasan ve Hüseyin de uyuyorlardı. Bir ara Hasan su istedi. Peygamberimiz hemen kalktı ve su kırbasından bir bardak su aldı, çocuğa verdi.. (Peygamberimizin Örnek Ahlakı
) ."

Peygamberimiz (sav), ayrıca müminlere çocukları arasında adaletle davranmalarını hatırlatmış ve şöyle demiştir:

"Allah'tan korkun. Çocuklarınızın size itaatli olmalarını istediğiniz gibi siz de onların aralarında adaletle davranınız (G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 1. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 13/10) ."

"Allah öpücüğe varıncaya kadar her hususta çocuklar arasında adaletli davranmanızı sever (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.498) "

Peygamberimiz (sav)'in çocukların eğitilmeleri ve güzel ahlak ile terbiye edilmeleri üzerinde de durmuş ve bu konuda birçok tavsiyede bulunarak yol göstermiştir. Peygamberimizin (sav) bu konudaki sözlerinden bazıları şöyledir:

"Bir baba çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir miras bırakamaz (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.512) ."

"Çocuğun, babası üzerindeki haklarından biri ismini ve edebini güzel yapmasıdır (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.512) ." 206

"Çocuklarınıza ikram edin ve terbiyelerini güzel yapın.. (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.515) ."207

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), her konuda olduğu gibi, çocuklarla ilgilenmesi, onlara gösterdiği sevgi ve şefkat ile müminlere en güzel örnektir. Peygamberimiz (sav) "Küçüklerimize şefkat etmeyen ... bizden değildir (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 2. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.506) " diyerek, çocuklara gösterilen şefkatin önemini belirtmiştir.

Peygamber Efendimizin eşleri müminlerin anneleridir:

Peygamber Efendimizin eşleri, tüm müminlerin anneleri, tüm Müslüman kadınlara örnek, takva sahibi müminlerdir. Kuran'da, hadis-i şeriflerde ve Peygamber Efendimizin hayatı hakkındaki rivayetlerde Hz. Muhammed (sav)'in eşlerinin huyları, imanları, Peygamberimiz (sav)'e nasıl yardımcı oldukları, yaptıkları tebliğ ve güzel ahlakları hakkında birçok bilgi verilmektedir.

Kuran'da Peygamber Efendimizin eşleri hakkında verilen bilgilerden biri, onların tüm müminlerin annesi olduğudur:

Peygamber, müminler için kendi nefislerinden daha evladır ve onun zevceleri de onların anneleridir... (Ahzab Suresi, 6)

Bir başka ayette ise, Allah müminlere, Peygamberimiz (sav)'den sonra onun eşlerini nikahlamalarını yasaklamıştır. Bu ayet şöyledir:

... Allah'ın Resûlüne eziyet vermeniz ve ondan sonra eşlerini nikahlamanız size ebedi olarak (helal) olmaz. Çünkü böyle yapmanız, Allah katında çok büyük (bir günah)tır. (Ahzab Suresi, 53)

Kuran'ın bazı ayetlerinde ise, Peygamberimiz (sav)'in hanımlarının diğer kadınlar gibi olmadıkları belirtilmiş ve onların nasıl bir tavır içinde olmaları gerektiği haber verilmiştir. Ayetlerde şöyle buyrulur:

Ey peygamberin kadınları, siz kadınlardan herhangi biri (gibi) değilsiniz; eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamah eder. Sözü maruf bir tarzda söyleyin. Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargah edinin), ilk cahiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah'a ve elçisine itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister. Evlerinizde okunmakta olan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, latiftir, haberdar olandır. (Ahzab Suresi, 32-34)

Peygamberimizin takva sahibi eşlerinin ayetlerde bildirilen tutumları, yani sözü maruf, akla ve vicdana uygun bir şekilde söylemeleri, vakarlı tavırları, sakınmaları, ibadetlerde ve Peygamber Efendimize itaatteki titizlikleri, Kuran'ı ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetini çok iyi biliyor olmaları tüm mümin kadınlara örnektir.

Allah, ayetlerinde Peygamberimiz (sav)'in hanımlarının ecirlerinin iki kat verileceğini şöyle bildirmiştir:

Ey peygamberin kadınları, sizden kim açık bir çirkin-utanmazlıkta bulunursa, onun azabı iki kat olarak arttırılır. Bu da Allah'a göre pek kolaydır. Ama sizden kim Allah'a ve Resûlü'ne gönülden -itaat eder ve salih bir amelde bulunursa, ona ecrini iki kat veririz. Ve Biz ona üstün bir rızık da hazırlamışızdır. (Ahzab Suresi, 30-31)

Peygamber Efendimizin mübarek eşlerinden ilki, Hz. Hatice (ra)'dir. Hz. Hatice aynı zamanda ilk Müslümanlardandır. Peygamberimiz (sav), ilk vahyi aldığında hemen kendisine söylemiştir. Aklı, feraseti, basireti ve hikmeti ile tanınan Hz. Hatice, hemen iman etmiş ve o günden sonra Peygamberimiz (sav)'e büyük destek olmuş, Kuran ahlakının yayılmasında maddi ve manevi olarak büyük bir çaba göstermiştir.

Peygamberimiz (sav)'in Hazreti Sûde, Hazreti Aişe, Hazreti Hafsa, Hazreti Zeyneb, Hazreti Ümmü Seleme, Hazreti Cuveyriye, Hazreti Ümmü Habibe, Hazreti Safiye, Hazreti Meymune gibi isimleri zikredilen diğer hanımları da fedakarlıkları, sabırları ve Peygamber Efendimize olan bağlılıkları ile sahabelere örnek olmuşlardır.

Peygamberimiz (sav), hem hanımları hem de çocukları ile çok yakından ilgilenmiş, onların imanlarını, sağlıklarını, neşelerini ve ilimlerini artırmalarına vesile olmuştur. Rivayetlerde Peygamberimiz (sav)'in hanımları ile oyunlar oynadığı, koşu yarışları yaptığı da belirtilir. Sahabeler "Peygamber (sav) hanımlarıyla en fazla şakalaşan kişiydi (Hasan B. Süfyan Müsnedi'nde aktarılmıştır; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.105) " diyerek, Peygamber Efendimizin eşlerine olan ilgisini belirtmiştir.

Ayrıca Hz. Aişe (ra)'den rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz, "Hanımlarına karşı insanların en yumuşağı, en kerimi, güler yüzlüsü ve mütebessim olanı idi (G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 531/7) ."

Peygamber Efendimizin bilinen bir başka özelliği ise, hanımları arasında son derece adaletli olmasıdır. Hatta rivayetlerde. eşlerini ziyaretlerini eşit olarak taksim ettiği belirtilir. Bu konuda Hz. Aişe (ra) şöyle der:

"Resulullah (sav) gece taksiminde adalete riayet eder ve derdi ki: "Ey Allah'ım. Bu taksim benim iktidarımda olanda yaptığım bir taksimdir. Senin muktedir olup benim muktedir olmadığım şeyden dolayı beni levmetme (Ebu Davud., nikah 39, (21347); Tirmizi. Nikah 42, (11407); Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 66) ."211

Hz. Enes (ra) anlatıyor:

"Resulullah (sav)'ın yanında dokuz hanımı vardı. Hanımlara uğrama işini sıraya koyuyordu. Birinci hanımına ikinci uğrayışı dokuz gün sonra oluyordu. Hanımları her akşam Resullulah'ın o gün geleceği odada toplanıyordu (Müslim, Rada 46, (1462); Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 68) ."212

Peygamber Efendimiz birçok sözünde de mümin kadınların ne kadar değerli varlıklar olduklarını belirtmiştir. Örneğin bir sözünde "Dünya bir metaıdır. Dünya metaının en hayırlısı saliha kadındır (Müslim, Rada 64, (1467); Nesai, Nikah 15, (6,69); Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 15. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 514) "213 dediği belirtilir.

Peygamber Efendimiz ashabına da eşlerine karşı nasıl bir tutum içinde olmaları gerektiğini anlatmıştır:

"En olgun imana sahip mümin huyu en güzel ve ailesine karşı en nazik, lütufkar olanıdır (Nesai, Tirmizi ve Hakim'in de yaklaşık anlamda rivayetleri vardır.; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.105) ."214

"En hayırlınız, hanımlarına en hayırlı olanınızdır. Ben hanımlarına karşı sizlerin en iyisiyim (Tirmizi; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.10) ."215

Peygamberimizn Geleceğe Dair Verdiği Haberler

Her insanın, her toplumun ve her ülkenin bir kaderi vardır. Dünya üzerinde henüz hiçbir insan yaratılmamışken, her insanın gelecekte neler yaşayacağı, bir ülkenin hangi olaylara şahit olacağı, bir toplumun geçireceği evreler ve bu gibi her olay Allah katında tüm detayları ile belirlenmiştir. Ancak insanlar, önceden belirlenmiş, Allah'ın katında yaşanmış ve hatta bitmiş olan bu olayların hiçbirinden haberdar olmazlar. Bunları, ancak yaşadıkça görür ve bilirler. Dolayısıyla gelecek insanlar için gaybtır, yani bilinmezdir.

Ancak Allah, bazı kullarına gayba dair bazı bilgiler verdiğini Kuran'da bildirmiştir. Bu kişilerden biri de Hz. Yusuf'tur. Hz. Yusuf, zindanda iken, Allah'ın varlığının delillerini anlattığı iki arkadaşına şöyle demiştir:

Dedi ki: "Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben mutlaka size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah'a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dinini terk ettim." (Yusuf Suresi, 37)

Ayette de bildirildiği gibi, Hz. Yusuf gayb olan bir haberi bildiğini söylemektedir. Bu, Allah'ın Hz. Yusuf'a verdiği bir ilim ve mucizedir. Allah, Hz. Yusuf'a ayrıca rüyaları yorumlama ilmini de vermiştir. Hz. Yusuf -Allah'ın dilemesi ile- gelecekte olacak bazı olayları görebilmektedir.

Hz. Yusuf'a verilen ilmin bir benzeri başka peygamberlere de verilmiştir. Allah ayetlerde, elçilerinden seçtiği kimselere gayb haberlerini açıklayacağını şöyle bildirmiştir:

O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.) Ancak elçileri (peygamberleri) içinde razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına izleyici (gözetleyici)ler dizer. (Cin Suresi, 26-27)

Elbette Rabbimiz Peygamber Efendimize de gayba dair pek çok haber vermiştir. Peygamberimiz (sav) hem geçmişte meydana gelen ve kimsenin bilmediği olayları, hem de gelecekte gerçekleşecek olan birçok olayı Allah'ın bildirmesiyle öğrenmiştir. Bir ayette Allah bu gerçeği şöyle haber verir:

Bu, sana (ey Muhammed) vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, (Yusuf'un kardeşleri) o hileli-düzeni kurarlarken, yapacakları işe topluca karar verdikleri zaman sen yanlarında değildin. (Yusuf Suresi, 102)

Bu bölümde, Allah'ın, Peygamber Efendimize hem Kuran aracılığı ile, hem de kendisine özel olarak bildirdiği ve Peygamberimiz (sav)'in hadisleri aracılığı ile bize ulaşan bu gayb haberlerinden birkaçına yer verilecektir. (Detaylı bilgi için Harun Yahya, Kuran Mucizeleri, Global Yayıncılık)

Bu haberlerin pek çoğu gerçekleşmiştir ve insanlar da bu mucizeye şahit olmuşlardır. Bu, hem Peygamber Efendimizin Allah'ın elçisi olduğunun hem de Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun delillerinden biridir.

Peygamberimiz (sav)'e Kuran ile verilen gayb
haberlerinden bazıları


Elif, Lam, Mim. Rum (orduları) yenilgiye uğradı. "Dünyanın en alçak yerinde". Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Üç ile dokuz yıl içinde. Bundan önce de, sonra da emir Allah'ındır. Ve o gün müminler sevineceklerdir. (Rum Suresi, 1-4)

Peygamber Efendimize Kuran aracılığı ile gelecek hakkında verilen haberlerden biri, Rum Suresi'nin hemen başındaki ayetlerde yer alır. Bu ayetlerde Bizans İmparatorluğu'nun bir yenilgiye uğradığı, ama çok kısa bir zaman sonra tekrar galip geleceği bildirilmiştir.

Bu ayetler, Hıristiyan olan Bizanslıların, putperest bir toplum olan Persler karşısında çok ağır bir yenilgiye uğramasından yaklaşık 7 sene sonra, M.S. 620 civarında indirilmişti. Ve ayetlerde Bizans'ın çok yakında galip geleceği haber veriliyordu. Oysa o sırada Bizans o kadar büyük kayıplara uğramıştı ki, değil tekrar galip gelmesi, ayakta kalması bile imkansız görülüyordu. Yalnız Persler değil Avarlar, Slavlar ve Lombardlar da Bizans devletine karşı büyük tehdit oluşturmaktaydı. Avarlar İstanbul önlerine kadar gelmişlerdi. Bizans Kralı Heraklius, ordunun masraflarını karşılayabilmek için kiliselerdeki altın ve gümüş süs eşyalarının eritilip paraya çevrilmesini emretmişti. Hatta bunlar da yetmeyince bronzdan heykeller bile para yapımı için eritilmeye başlanmıştı. Pek çok vali, Kral Heraklius'a isyan etmiş, imparatorluk parçalanma noktasına gelmişti. Önceden Bizans toprağı olan Mezopotamya, Kilikya, Suriye, Filistin, Mısır ve Ermenistan, putperest Perslerin işgali altına girmişti.

Kısacası, herkes Bizans'ın yok olmasını bekliyordu. Ama tam bu dönemde, Rum Suresi'nin ilk ayetleri vahyedildi ve Bizans'ın dokuz yıl geçmeden yeniden galip geleceği haber verildi. Bu galibiyet öylesine imkansız gözüküyordu ki, Arap müşrikleri Kuran'da haber verilen bu zaferin, asla gerçekleşmeyeceğini düşünüyorlardı.

Fakat Kuran'ın tüm haberleri gibi bu da hiç kuşkusuz gerçekti. Rum Suresi'nin ilk ayetlerinin indirilmesinden yaklaşık 7 yıl sonra, M.S. 627 yılının Aralık ayında, Bizans ve Pers İmparatorlukları arasında Ninova harabeleri yakınında büyük bir savaş daha oldu. Ve bu kez Bizans ordusu, Persleri yenilgiye uğrattı. Birkaç ay sonra da Persler işgal ettikleri yerleri Bizans'a geri veren bir anlaşma imzalamak zorunda kaldılar. Böylece Allah'ın Kuran ile Peygamber Efendimize bildirdiği

"Rum'un zaferi", mucizevi bir şekilde gerçek oldu.

Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O (Allah) yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir. (İsra Suresi, 1)

Bu ayetlerde yer alan bir başka mucize de, o dönemde kimsenin tespit etmesinin mümkün olmadığı coğrafi bir gerçeğin haber verilmesidir.

Rum Suresi'nin 3. ayetinde, Rumların "Dünyanın en alçak yerinde" yenildikleri belirtilir. Arapçası "Edna el ard" olan bu ifade, bazı meallerde "yakın bir yer" olarak da tercüme edilir. Ancak bu tercüme, orijinal ifadenin tam karşılığı değil, mecazi bir yorumudur. "Edna" kelimesi Arapçada "alçak" demek olan "deni" kelimesinden türemiştir ve "en alçak" anlamına gelir. "Ard" ise yeryüzü demektir. Dolayısıyla "Edna el ard" ifadesi de "yeryüzünün en alçak yeri" manasına gelmektedir.

Bizans İmparatorluğu ile Persler arasındaki savaş, yeryüzünün gerçekten en alçak noktasında gerçekleşmiştir. Söz konusu savaşın yeri, Suriye, Filistin ve şimdiki Ürdün topraklarının kesiştiği bölgede yer alan Lut Gölü havzasıdır. Ve bilindiği gibi deniz seviyesinden 395 metre aşağıda olan Lut Gölü çevresi, yeryüzünün "en alçak" bölgesidir. Yani Rumlar, tam ayette belirtildiği gibi, "yeryüzünün en alçak yeri"nde yenilmişlerdir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Lut Gölü'nün rakımının, ancak modern çağdaki ölçümlerle tespit edilebilmiş olmasıdır. Daha önce hiç kimsenin Lut Gölü'nün dünyanın en alçak bölgesi olduğunu bilmesi mümkün değildir. Ama bu bölge Kuran'da "yeryüzünün en alçak yeri" olarak tanımlanmıştır. Bu, Kuran'ın İlahi bir söz olduğunun ve Peygamberimiz (sav)'in Allah'ın Resulü olduğunun delillerinden birini oluşturmaktadır.

Bu ayette Allah, Peygamber Efendimizi bir gece Mescid-i Aksa'ya götürdüğünü ve orayı gösterdiğini bildirmektedir. Bu, çok büyük bir mucizedir. Bilindiği gibi, Mescid-i Haram Mekke'de, Mescid-i Aksa ise Kudüs'tedir. Ve Peygamber Efendimiz, bu olay gerçekleştiğinde Mekke'de bulunmaktadır. O dönemin koşullarında ise, bir gece içinde Mekke'den Kudüs'e gitmek imkansızdır. Ayrıca şunu da belirtmeliyiz ki, Peygamber Efendimiz, Kudüs'ü ve Mescid'i Aksa'yı daha önce hiç görmemiştir.

Ertesi gün, bu büyük mucizeyi çevresindekilere anlattığında, Mekke'li müşriklerin ona inanmadıkları ve delil göstermesini istedikleri rivayet edilir. Kureyşlilerin içinde Mescid-i Aksa'yı görmüş olanlar vardır ve Peygamber Efendimiz Mescid-i Aksa'yı tarif etmesini istemişler, kendisine bununla ilgili sorular sormuşlardır.

Peygamber Efendimiz, Mescid-i Aksa'yı doğru olarak anlatınca, müşrikler Peygamberimiz (sav)'in Mescid-i Aksa'yı tanımlamada isabet buyurduğunu söylemişler, sonra da, o yoldan gelmekte olan kervanlar ile karşılaşıp karşılaşmadığını sormuşlardır.

Peygamberimiz (sav) bu soru üzerine, "Evet, onun kervanlarıyla karşılaştım, Revhâ'da idi. Bir deve kaybetmişler arıyorlardı. Yüklerinde bir su kadehi vardı. Susadım onu alıp su içtim ve yine eskiden olduğu gibi yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım kadehte suyu bulmuşlar mı?" buyurdu. Kureyşliler, "Bu da diğer bir alâmettir" dedikten sonra, Peygamber Efendimize kervanla ilgili detaylar sormaya devam etmişlerdir. Peygamberimiz (sav) ise, sorduklarının hepsine cevap vermiş ve şöyle demiştir: "İçlerinde şu kişi önde, boz renkte bir deve üzerinde dikilmiş iki harar olduğu halde şu gün güneşin doğması ile beraber gelirler". Bunun üzerine: "Bu da diğer bir âyettir" diyerek o gün hızla Seniyye'ye doğru yola çıkarak güneşin doğuşunu bekledikleri rivayet edilmektedir. Gerçekten de güneşin doğması ile söz konusu kervan da görünmüştür. Kervanın önünde ise aynı Peygamber Efendimizin tarif ettiği gibi bir boz deve de bulunmaktadır.

Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram'a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı. (Fetih Suresi, 27)

Allah'ın, Peygamberimiz (sav)'e, hayatı boyunca hiç görmediği bir mekanı, oraya gitmeden göstermesi çok önemli bir mucizedir. O dönemde, Mekke'den Kudüs'e, bir gecede ulaşmanın imkansız olması ise bu mucizeyi daha açık ve görülür hale getirmektedir.

Peygamber Efendimiz, Medine'de iken rüyasında, müminlerin güven içinde Mescid-i Haram'a girdiklerini ve Kabe'yi tavaf ettiklerini görmüş ve müminleri bu haberle müjdelemiştir. Çünkü, Mekke'den Medine'ye hicret eden müminler, o zamandan beri Mekke'ye girememektedirler. Peygamber Efendimiz (sav)'in bu rüyasını açıklaması üzerine, rivayetlere göre, müminler Mekke'ye umre niyetiyle gitmişler, ancak müşrikler onların Mekke'ye girmelerine izin vermemişlerdir. Münafıklar ise fitne çıkarmak için bunu fırsat bilmişler, ne Kabe'ye gidebildiklerini, ne de saçlarını tıraş edebildiklerini söyleyerek, Peygamberimiz (sav)'in gördüğü rüyayı yalanlamaya çalışmışlardır.

Allah, Peygamberimiz (sav)'e katından bir yardım ve destek olarak Fetih Suresi'nin 27. ayetini vahyetmiş ve rüyasının doğru olduğunu, Allah eğer dilerse müminlerin Mekke'ye girebileceklerini bildirmiştir. Gerçekten de, bir süre sonra, önce Hudeybiye barışı ve ardından gelen Mekke'nin fethi ile, Müslümanlar, aynı ayette bildirildiği gibi güven içinde Mescid-i Haram'a girmişlerdir. Böylece Allah, Peygamber Efendimizin önceden haber verdiği müjdenin gerçek olduğunu göstermiştir.

Burada önemli olan bir başka nokta ise şudur: Peygamber Efendimiz müminlere bu müjdeyi verdiğinde, ortada hiç böyle bir durum bulunmamaktadır. Hatta, koşullar tam aksini göstermekte, müşrikler müminleri kesinlikle Mekke'ye sokmamakta kararlı görünmektedirler. Bu ise, kalbinde hastalık olanların, Peygamber Efendimizin söylediklerine şüphe ile bakmalarına neden olmaktadır. Ancak Peygamberimiz (sav) Allah'a güvenerek, insanların ne diyeceklerini hiç önemsemeden, Allah'ın kendisine bildirdiğine iman etmiş ve bunu insanlara açıklamıştır. Söylediklerinin Kuran ayetleri ile teyid edilmesi ve yakın bir gelecekte, söylediklerinin gerçekleşmesi ise Peygamberimiz (sav)'in ve Kuran'ın önemli bir mucizesidir.

Kitapta İsrailoğulları'na şu hükmü verdik: "Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz. Nitekim o ikiden ilk-vaid geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü. Sonra onlara karşı size tekrar 'güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık”. (İsra Suresi, 4-6)

İsra Suresi'ndeki bu ayetlerde bildirildiği gibi, İsrailoğulları yeryüzünde iki kez bozgunculuk çıkaracaklardır. Bunlardan ilk "bozgun ve kibirli yükseliş"lerinin ardından, Allah onların üzerine güçlü bir ordu gönderdiğini bildirmektedir. Gerçekten de, İsrailoğulları, Hz. Yahya'yı öldürdükleri ve Hz. İsa'yı öldürmek için tuzak kurdukları dönemin, yani kibirli yükselişlerinin ve bozgunculuklarının hemen ardından, M.S. 70 yılında, Romalılar tarafından Kudüs'ten sürülmüşlerdir. Kudüs'teki Hz. Süleyman tapınağı ise darmadağın edilmiştir.

M.S. 70 yılında Filistin'den sürülmelerinin ardından Yahudiler tüm dünyaya yayılmışlardır. Hz. İsa'nın katilleri olarak görüldükleri için de, Avrupa'da bulundukları ülkelerde genellikle küçük görülmüş, zor koşullar altında yaşamışlar, hatta çoğu zaman dinlerini gizlemek zorunda kalmışlardır. Peygamber Efendimize bu ayet vahyedildiği zaman da, Yahudiler bu zor koşullar altında yaşamaktaydılar ve bir devletleri dahi bulunmamaktaydı. Ancak Allah ayetlerde İsrailoğullarına tekrar güç vereceğini haber vermiştir.

Peygamber Efendimizin hayatta olduğu dönemde oldukça uzak ve zor bir ihtimal olarak görünen bu olay, daha sonra tam olarak gerçekleşti. Yahudiler, Filistin'e geri döndüler ve 1948 yılında İsrail Devleti'ni kurdular. İsrail'in günümüzdeki siyasi ve askeri gücü ve etkisi ise bilinen bir gerçektir.

Hani Peygamber, eşlerinden bazılarına gizli bir söz söylemişti. Derken o (eşlerinden biri), bunu haber verip Allah da ona bunu açığa vurunca, o da (Peygamber) bir kısmını açıklamış bir kısmını (söylemekten) vazgeçmişti. Sonunda haberi verince (eşi) demişti ki: "Bunu sana kim haber verdi?" O da: "Bana bilen, (herşeyden) haberdar olan (Allah) haber verdi" demişti. (Tahrim Suresi, 3)

İsrailoğulları ile ilgili olan bu ayette ve diğer ayetlerde önemli olan noktalardan biri, o dönemde imkansız görünen ve olmasına dair hiçbir gelişme veya ipucu bulunmayan olayların, ileride gerçekleşeceğinin haber verilmesidir. Elbette tüm bunlar Kuran'ın bir mucizesidir.

Bu ayette bildirildiği üzere, Peygamber Efendimiz hanımlarından bazılarına bir sır vermiştir. Ancak onlar bu sırrı tutmayarak, birbirlerine aktarmışlardır. Allah, Peygamber Efendimize, onların bu tavrını bildirmiş ve aralarındaki gizli konuşmaları onlara haber vermiştir. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz hanımlarına, aralarındaki gizli konuşmayı bildiğini söylemiştir.


EY YOLCU2 - BUGÜN CUMA

14/3/2008
ey yolcu doğru karar ver

http://img46.imageshack.us/img46/630/rightorwrongbystromgrendh3.jpg

Dur yolcu!

Dünyaya rızık peşinden koşmaya gelmedin.
Geçici zevklerin vereceği acı, ileride kalıcı olacaktır.
Sen hayatı olduğu gibi kabul et; çünkü hayat seni
olduğun gibi kabul ediyor.

Dünyayı tanıyan kimse, ne onun genişliğine sevinir,
ne de sıkıntısına üzülür.

Dünya hayatını oruçla geçirdiğin birgün gibi kabul et;
ölümle iftar edeceğini düşün.

Doğumum anama hamallıktı.
Yaşamam ise bana.
Ölümüm bile hamallık olacak.
Cenaze alayına.

Ey fani insan;
Ölümle uyanmanın sonu hüsran.
Uyan bu gafletten uyan.
Ölüm seni uyandırmadan.

Kundak birgün öleceklerin sarıldığı kefen,
kefen ise birgün doğacakların sarıldığı kundaktır.

Elimizde olan nimetleri çok az düşünürüz.
Olmayanları ise daima.

İmanı zayıflatan herşey, hayatı zorlaştıran bir yüktür.
Hoşlanmadığınıza sabretmedikçe,
hoşlandığınızı elde edemezsiniz.

Borcunu azaltırsan hür yaşarsın.
Günahlarını azaltırsan rahat ölürsün.

Gençliğine güvenip vakit çok erken derken.
Belki elveda bile diyemezsin giderken.

Yarın sabah, ne sevdiğiniz kişilerin yüzleri,
ne de kendi yüzünüz aynı olacaktır.

Hayatın, eğlence amaçlı hale geldiği an,
çöküşün başladığı andır.

Kalp,kör olduktan sonra gözün görmesinde bir yarar yoktur.
Bir insanın bir insana verebileceği en güzel hediye,
ona ayırabileceği zamandır.

Dünyanın son konağa, son durağı şu mezar,
Ecel kuşu gelince, ne genç der ne de ihtiyar.

Mumların parası, pastadan fazla tutmaya başladığı zaman,
yaşlandığınızı anlarsınız.

Bol bol tebessüm et, gülümse; hem maliyeti sıfırdır,
hem de bedeline paha biçilmez.

İnsanın kazandığı herşey kalır bu dünyada.
Yaptıklarının hesabını götürür omuzlarında.

Boş zaman yoktur, boşa geçirilen zaman vardır.
''Ne söyleyeyim'' diye başta düşünmek.
''Niçin söyledim'' diye pişman olmaktan iyidir.

Herşey boştur. Bütün mesele, insanın kendisini ALLAH'ın
sevdiği bir kul haline getirmesidir.

Kazanıp ürettiklerimiz dünyada kalırda;
gönüllerde bıraktığımız izlerle ötelere gideriz.

Geçici dünya zevklerini, kalıcı ve devamlı olan
cennet nimetlerine tercih etmeyelim.

Çocuklarımızı iyi yetiştirmeyi başaramazsak,
başka hiçbir şeyi başarmanın anlamı kalmaz.

Aza sahip olan değil, çoğu isteyen yoksuldur.
Senden öncekilerden ibret al.
Fakat senden sonrakilere ibret olma.

Kimde güzellik varsa, bilsin ki ödünçtür.
Dünyaya geldiğimiz gün, bir yandan yaşamaya başlarız,
bir yandan da ölüme yaklaşırız.

Kendi cenazenize katıldığınızı düşünün;
hayatta iken neleri ihmal ettiğinizi fark edersiniz.

Ömür bu kadar kısayken, amelleri kısaltıp, emelleri uzatma.
Dilediğini yap, mutlaka karşılığını göreceksin.
Günah arıya benzer, onun gibi ağzı ballı, fakat kuyruğu zehirlidir.
İnanç, görmediğimize inanmak, mükafatı da inandığımızı görmektir.
Toprak seni besler, büyütür, günü gelince de toprağı sen beslersin.
Bana rahmet okuyun, rahmet olunasınız.
Biz gittik. Biliniz ki sırada siz varsınız. (Mezar taşı)

Paralar vakitle kazanılır, ama vakitler parayla kazanılmaz.
Herkes, çok yaşamayı ister, lakin kimse yaşlanmayı istemez.
Hesabını vereceksin yaşadığın anların.
Kullandığın parmaklar şahitlik edecek yarın..

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ
Yaratan Rabbinin adıyla oku! (Alak Suresi/1.ayet)

Oku yolu bilmek için.
Oku sonunu görmek için.
Oku yürümek için.
Oku yönünü bulmak için.
Oku yoldan sapmamak için.
Oku yaşamak için.
Oku hayat bulmak için.

Sadece OKU görmek için, duymak için, bilmek için.
Vazgeç sadece seyretmekten.

Hepimiz Yolcuyuz

 

Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti.

Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü.

Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra , yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sordu:

"Neden hiç eşyanız yok?" dedi. "Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz.... Onlar nerede?"

Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu gezgin gence;

"Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum" dedi. "Peki, senin eşyaların nerede?"

Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu:

"Ama görüyorsunuz.... Ben yolcuyum."

Ünlü bilge, hak verircesine güldü:

"Ben de öyle, yavrum" dedi. "Ben de öyle...."

 

Gerçekten öyle hepimiz yolcuyuz.

Yolcu olmak ya da olmamak  bizim elimizde değil ancak hayırla anılmak  ve geride hoş hatıralar bırakmak elimizde..

Göçüp gittiğimize güzel bir sözle hatırlanmak ne güzel



İnsan Dünya Hayatında Bir Yolcu Hükmündedir

İnsan Dünya Hayatında Bir Yolcu Hükmündedir"Aklı başında olan insan ne dünya umurundan kazandığı mesrur (sevinir) ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. Sen de yolcusun..."

Bediüzzaman Said Nursi'nin bu hikmetli sözünde iman edenler için çok önemli bir ders vardır. Çünkü insanların büyük bir bölümü sanki hiç ölmeyecekmiş gibi dünya hayatına bağlanıp, bu kısacık dünya hayatında bir yolcu hükmünde olduklarını unuturlar.

Oysa dünya hayatı insanları denemek için yaratılmış, ortalama yetmiş yıl gibi kısa bir süre kalınmak üzere gelinen, içindeki her şeyin geçici ve ölüme mahkum olduğu bir mekandır. Allah'tan korkup sakınanlarla, O'na nankörlük edenleri belirlemek için hazırlanmış bir imtihan yeridir. Rabbimiz, dünyayı cennete layık olan samimi kullarının ayırt edileceği bir imtihan yeri olarak eksikliklerle yaratmıştır. Bu imtihan yerinde güzelliklerle çirkinlikler, iyiliklerle kötülükler, eksikliklerle mükemmellikler bir araya konmuş ve kusursuz bir imtihan sistemi kurulmuştur. Bu gerçek bir ayette şöyle bildirilmiştir:

"İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir." (Ankebut Suresi, 2-3)

Ancak insanların çoğu ayette bildirildiği üzere dünyanın bir imtihan yeri olduğunu ve geçiciliğini gözardı ederek, önlerinde uzun yıllar olduğunu düşünürler. Ölümün mutlak olduğunu akıllarına dahi getirmek istemezler. Dolayısıyla Allah'ın insanları denemek için eksik ve kusurlu yarattığı dünyada verilen nimetlere de aldanarak, dünyaya tutkuyla bağlanırlar. Bu sevgileri bazen öylesine şiddetli olur ki, dünyada bulunuş amaçlarını unutur, asıl mekanın ahirette olduğu gerçeğini göz ardı ederler. Bediüzzaman Said Nursi dünyanın sanıldığı gibi önemli bir yer olmadığını, geçici olduğunu şöyle ifade eder:

"İnsan bu dünyaya keyf sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen (devamlı olarak) gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval (ölüm) ve firakta (ayrılıkta) yuvarlanması şahittir."

Gerçekten de bu çok önemli bir husustur. Geçici bir yer olan dünyada insanın elde ettiği mevkinin, kazandığı paranın, edindiği servetin pek bir değeri yoktur. Çünkü insan bunlardan çok kısıtlı bir süre istifade edebilir. Günün birinde hem bu kazandıkları hem de tüm bunlara sahip olan kişi yok olacaktır. Ahiretteki nimetler ise sonsuza dek insanın hizmetine verilmiştir. Bu nedenle de dünyada insanın elinden çıkan şeylere üzülmesi çok büyük bir yanılgı olur. Çünkü her nimetin ve her güzelliğin aslı cennettedir. Dolayısıyla asıl çok büyük bir istekle arzulanılacak ve kavuşmak için gayret gösterilecek olan nimet, sonsuz cennet mekanıdır.

Samimi İmanın Karşılığı: Cennet Hayatı 


İnsanları din ahlakından uzaklaştıran en önemli nedenlerden biri, dünyayı sonsuz bir yurt sanmalarıdır. Oysa dünya, sonu olan ve yalnızca ahirette cennet hayatını umut edebilmek için verilen bir fırsattır. İnsanın yapması gereken, bu fırsatı en iyi şekilde kullanmaktır. Bu da, dünya hayatını Allah'ın hoşnutluğunu ve rızasını kazanacak şekilde yaşamakla, güzel ahlak gösterip, Allah'a samimi bir kalple teslim olmakla mümkündür. İnsanın dünyadaki nimetlerin bir deneme olarak verildiğini asla aklından çıkarmaması gerekir. Güzel olan, bu nimetlere tutkuyla bağlanmak yerine, bütün bunların asıl sahibi olan Allah'a samimi bir kalple bağlanmak, Allah'ı en güzel şekilde yüceltmektir. Zira bütün güzelliklerin, nimetlerin ve gerçek sevginin asıl sahibi O'dur. Bediüzzaman Said Nursi bu gerçeğe de şöyle işaret etmiştir:

"İnsan, mahiyet-i câmiiyyeti itibariyle (herşeyle ilgili ve geniş kapsamlı olması nedeniyle) mevcudatın (var olan herşeyin) hemen ekserisiyle (çoğuyla) alâkadardır. Hem insanın mahiyet-i câmiasında (geniş yapısında-herşeyle ilgili) hadsiz bir istidad-ı muhabbet dercedilmiştir. (insana sınırsız bir sevebilme özelliği verilmiştir) Onun için insan da umum mevcudata (bütün varlıklara herşeye) karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedi Cennet'e bahçesi gibi muhabbet ediyor. Halbuki muhabbet ettiği mevcudat (herşey) durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan (ayrılık) daima azab çekiyor. Onun o hadsiz (sonsuz) muhabbeti, hadsiz bir mânevi azaba medâr (dönüşüyor) oluyor. O azabı çekmekte kabahat, kusur ona aittir. Çünki kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet (sevebilme kabiliyeti), hadsiz bir cemal-i bâkiye mâlik (sonsuz bir güzelliğe sahip) bir zata tevcih etmek (yöneltmek) için verilmiş. O insan sû-i istimâl ederek o muhabbeti fâni mevcudata sarf ettiği cihetle kusur ediyor, kusurun cezasını, firakın azabıyla çekiyor. (O insan sevgi hissini kötüye kullanarak geçici olan varlıklara yönlendirmekle hata ediyor ve bunun cezasını ayrılık azabıyla çekiyor) . İşte bu kusurdan teberri edip (arınıp) o fâni mahbubattan (sevgililerden) kat-ı alâka etmek (ilişkisini kesmek), o mahbublar (sevgililer) onu terk etmeden evvel o onları terk etmek cihetiyle Mahbûb-u Bâki'ye (sonsuz sevgiliye) hasr-ı muhabbeti (sevgiyi odaklamayı) ifade eden olan birinci cümlesi: "Bâki-i Hakiki yalnız sensin. Mâsiva (Allah'ın dışındakiler) fânidir."

Bediüzzaman'ın dikkat çektiği husus son derece önemlidir. Zira geçici olanı istemek, çok büyük bir gaflettir. Akılcı olan tavır ise sonsuz olanı istemek, sonsuz olana gönülden bağlanmaktır. Said Nursi ayrıca dünya nimetlerinin, cennette verilecek nimetlerin ancak bir benzeri olabileceğine, "Dünya alem-i ahirete bir fihriste (fihrist) hükmündedir"(Mesnevi-i Nuriye - Onuncu Risale - s.1354) sözleriyle işaret etmiştir.

“Ahirete çalışan, dünyayı elde eder. Dünyaya çalışan ise ahireti kazanamaz. Zira ahiret hakikat, dünya haleftir. Ağacı kökünden götürürsen, gölgede beraber gider. ahirette ne varsa, dünyada onun misali vardır. Eğer olmasa dünya yalan olur. Teyemmüm abdestin halefidir, dünya da ahiretin." (Süleyman Hilmi Tunahan)

Dünya Hayatının Geçiciliğini Kavramak, Gaflet Perdesini Kaldırır

Dünya hayatında kusurların ve eksikliklerin yaratılmasındaki hikmetleri kavrayamayan pek çok kimse, öldükten sonra toprağa karışıp yok olacaklarını, yaptıklarından sorumlu tutulmayacaklarını düşünerek, dünyanın geçici hırsları peşinde koşarlar. Allah "... Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir..."

Dünya hayatının geçiciliğini kavrayan bir kimsenin göstermesi gereken tavır ise, yaratılış amacı üzerinde düşünmek ve Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getirmektir. Böyle bir kişi Allah'ın izniyle gaflet perdesinden kurtularak dünya hayatının gerçek amacını görebileceği için, düşünceleri ve davranış şekli yalnızca ahiret hayatına yönelik olacaktır. Çünkü bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm insanlar gibi dünyada bir yolcu olduğunun, kendisinin de zamanı belirlenmiş bir vakitte öleceğinin ve dünyada nice zengin ve güç sahibi toplulukların yerle bir olduğunun farkına varacaktır. Nitekim Bediüzzaman Said Nursi de, dünya hayatını bir misafirhaneye benzetir:

"Dünya bir misafirhanedir. İnsan onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lazım olan levazımatı (gerekli herşeyi) tedarik etmekle mükelleftir. En ehem (önemli) ve elzem (gerekli) işler, takdim edilecektir."

Bediüzzaman'ın bu hikmetli örneğinde dikkat çektiği gibi, dünya bir misafirhane hükmündedir. Bu misafirhanede olduğunu unutan ve kendisini misafirhanenin sahibi zanneden insanlarsa, ölümün yakın olduğunu hissettikleri anlarda şiddetli bir panik yaşar ve umutsuzluğa kapılırlar. Halbuki ölüm bir son değil, insanın sonsuz hayatının başlangıcıdır. Dolayısıyla asıl korkulacak olan ölüm değil, dünyada yolcu olduğunu unutup gaflet içinde yaşamak ve Allah'ın cehennem azabıyla karşılaşmak olmalıdır. Bu bakımdan Allah'ın rızasını kazanmak için samimi bir çaba içerisinde olan müminler, dünya hayatını Allah'a yakınlaşmak için bir yol olarak görürler. Her kim ahiret günü, dünyanın aldatıcı hırslarına kapılmanın pişmanlığını yaşamak istemiyorsa, dünyadaki sınırlı vaktini Allah yolunda kullanarak geçirmelidir.

"Şu dünyada terk ettiğin her şeyin en hayırlısını ahirette bulursun. Artık sen ömründen tek bir gün kalmışçasına hazırlıklı ol." (Abdülkadir Geylani)

"Dünya arkasını dönmüş gidiyor, ahiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendisine has evlatları var. Sizler ahiretin evlatları olun. Sakın dünyanın evlatları olmayın. Zira bugün amel var hesap yok, yarın ise hesap var amel yok." (Sahih-i Buhari, Rikak 41, Hadis no:1973)

“Dünya çok kısa… Ahiret sı-onsuz olunca, sonsuzun yanında asırlar bile kısa kalır. Çok kısa küçük Hayırcıklar, az bir şey. Asıl hayır ahiret hayrı…” (02.02.2001 – Avustralya, Esat Coşan Hocaefendi)

Unutulmamalıdır ki başta Allah'ın rızası olmak üzere, olağanüstü manzaralar, insan güzelliği, yemyeşil mekanlar, pınarlar, gölgelikler, altından ırmaklar akan evler, köşkler, hafif ipek ve ağır işlenmiş atlastan elbiseler, canların çektiği kuş etleri, süzme baldan ırmaklar, bahçeler, üzüm bağları, yüklü dalları bükülmüş kiraz ağaçları, eşsiz hurma ve narlar ve daha birçok meyveler, altın tepsiler, dahası gözlerin lezzet aldığı her şey ve nefislerin arzuladığı nimetler tümüyle cennettedir. Cennette büyük bir zenginlik ve ihtişam vardır. Bütün bunların numuneleri dünyada insana sunulmuştur, ancak bunlar dünyaya ait oldukları için bozulmaya, eskimeye, yıpranmaya, solmaya ve çürümeye mahkumdurlar, çünkü geçicidirler. Bunların cennetteki asılları ise mükemmeldir, eksiksizdir, kusursuzdur ve sonsuzdur. Bu gerçek bir Kuran ayetinde şöyle müjdelenmiştir:

"Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah'tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur." (Tevbe Suresi, 72)

Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 17.sayı (Kasım 2005) 36. sayfada yayınlanmıştır.

Mehmet Akif Ersoyun EY YOLCU ŞİİRLERİ

 EY YOLCU!

Nereye böyle? Çok telaşlısın. Çok meşgulsün. Etrafından habersizsin.

Önüne bak; uçurum.

Yoksa kör müsün?

Kulakları çınlatan haykırışlar var. Oralı olmuyorsun.

Yoksa sağır mısın?

Bir gözeten var. Nazarlar üzerinde.

Sen ise, ıssız bir çölde güneş çarpmış gibisin.

Hissetmiyor, etkilenmiyor, aldırmıyorsun.

Duracak yerde durmuyor;

Yürümen gereken yolda yürümüyorsun.

Geniş caddeleri, asfalt yolları bırakmış, çamurlu, taşlı, dikenli, tehlikeli patikalarda emekliyorsun.

Selin önündeki çör çöp, rüzgarın önündeki gazel gibisin.

Yoksa sen bir ölü müsün?

Dur ve dinle...

Nereden geldin, nereye gidiyorsun?

Dinlemeden anlayamaz, anlamadan bir şey yapamazsın.

Şu ilahi hitaba kulak ver:

"Ben cinleri, insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyat 56)

İşte sen bunun için varsın. KULLUK... Kulluğun zirvesi HİÇLİKTİR. O, ebedi var oluşun sırrıdır.

"İlahi, emrinin avâre bir mahkumudur Âlem,

Meşiyyet sende, her şey sende, hiçbir şey değil Âdem.

Fakat hâlâ vücud isbat eder, kendince hey sersem.

Bugün üç beş karış toprakta varlıktan vururken dem,

Yarın toprak kesilmiş varlığından fışkırır mâtem." (M. Akif)

 

EY YOLCU!

Hani, su kırban, hani azığın?

Ya o sırtındaki yük ne?

Altında eziliyor, zemheride terliyorsun

Şu perişan haline bir bak; sendeliyorsun.

Bakmadan şu hâline, uyarak şeytanı lâine,

O kahredici yüküne, yeni yükler ekliyorsun.

Hayret ki ne hayret!

Şu hâlinle menzile vuslat bekliyorsun.

 

EY YOLCU!

Önünde uçurumlar, tehlikeli geçitler, derin sular var.

Hani rehberin?

Sakın hâ! Şeytanın adımları ardından gitmeyesin.

Nefsânî arzularını ilah edinmeyesin.

Tüm karanlıkları aydınlatan Nuru Kur’anı,

Sahili selâmete kılavuzlayan kâmil insanı İYİ TANI.

Tanı ki, Hakk’a yol bulasın

Korkman gerekenden kork ki, tüm korkulardan kurtulasın.

"Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır.

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havfi yezdanın.

Ne irfanın kalır tesiri katiyen ne vicdanın."

(M. Akif)

 

EY YOLCU!

Sakın unutma...

Bıkkınlık, yılgınlık getirir. Yılgınlık ise bozgunluk getirir.

Dönüp de bir bak muhteşem maziye,

Cepheden cepheye koşan gaziye.

Tâ kalbinden vurulmuş da yatanlar,

Cennete karşılık canını satanlar.

Bir şehit ki O, seyyidi şühedâ.

Vuslat için vardı meydanı uhudâ

Selli seyf eyleyip düşmana daldı.

Pâk canını Hâk için eyledi fedâ.

HAMZA’casına bir şehadete talip ol. Talib ol ki, bedenin kesafetinden, nefsin zulümatından necat bulasın.

 

EY YOLCU!

Sakın ümitsiz olma. Yolun başındasın gaflete dalma.

Olanlara bakıp da, kalbine korku salma. Çünkü sen Müslümansın. Sakın unutma.

"Şehamet dini, gayret dini, ancak Müslümanlıktır.

Hakiki Müslümanlık en büyük kahramanlıktır.

Cebanet, meskenet, dünyada sığmaz ruhu İslâma

Kitabullahı işkad eyledim –gördüm ya- dâvâma

Görürsün, hissedersin varsa vicdanınla imanın,

Ne müthiş bir hamâset çarpıyor göğsünde Kur’an’ın."

(M. Akif)

 

EY YOLCU!

İşte gerçek, onunla yüz yüzesin.

Geçmişte biz böyle idik, ya şimdi?

Korkmazdık kınayanın kınamasından. Yılmazdık engellerden.

Bıkmazdık zorluklardan. Yenilirdik belki bazen. Amma asla bozguna uğramazdık.

"Bir zaman biz de millet, hem nasıl milletmişiz.

Gelmişiz dünyaya, milliyet nedir öğretmişiz.

Kapkaranlıkken bütün âyâkı insaniyet.

Nûr olup fışkırmışız tâ sinesinden zulmetin.

Yarmışız edvar-ı fetretten kalan yeldâları

Fikr-i ferdâ doğmadan yağdırmışız ferdâları."

(M. Akif)

 

EY YOLCU!

Sen ki asımın neslinin, çiğnetme nâmusunu.

At üstünden korkunun ve gafletin kâbusunu.

Ateşler yakıp Nemrut misali, atsalar seni.

Sakın hâ! Terk etmiyesin, imanını, dinini.

O, Asım ki, Ebu Süleymandır. Asım bin Sabit’tir.

ip bazında sayfa bazında
ZİYARETÇİ DEFTERİ

Blogcu ile yapıldı